MADDE BAĞIMLILIĞI
Gençlerimizi ve toplumumuzu derinden etkileyen zararlı alışkanlıklardan biride madde bağımlılığıdır. Bunlar; uyuşturucu maddenin üretimi, uyuşturucu maddenin kaçakçılığı ve bunların bir sonucu olarak ortaya çıkan uyuşturucu maddenin tüketimidir. Madde bağımlılığı ve alışkanlığı nedir? Madde bağımlılığı ile nasıl mücadele edebiliriz? Ülkeler, coğrafi konumları, yaşam tarzları, sosyo-ekonomik durumları ve bölgesel çatışmalar gibi nedenlerle bu sorunu farklı derecelerde yaşamaktadırlar.
Bugün dünyada, nüfusuna göre uyuşturucu bağımlısı sayısı en yüksek olan ülkelerden birinin, son 10 yıldan beri dünyanın en büyük afyon üreticisi olan Afganistan olması şaşırtıcı değildir. Bugün dünyada 140 milyon kişi uyuşturucu kullanmaktadır.
Günümüzde pek çok gelişmiş ülkeler, bütçelerinin büyük bir kısmını bu tür zararlı alışkanlıklarla mücadeleye ayırmaktadır. Amerikalılar uyuşturucuya 15 Milyar dolar, İngilizler 6, 6 Milyar dolar, İranlılar 281 Milyon 250 bin dolar harcamaktadırlar. Böylece dünya uyuşturucu satışından yılda 400 Milyar dolar elde edilmektedir. Uyuşturucu kullanımının ciddi bir problem olduğu ülkeler, toplumun asli unsuru olan insanı kaybetmemekle kalmamakta, toplumsal umutlarını ve geleceklerini de yitirmektedir. Uyuşturucu arzını etkilemenin en iyi yollarından biri uyuşturucu talebinin azaltılmasıdır.
Hiçbir aile çocuğunu, esrarlı sigara içerken, damarına eroin enjekte ederken ya da bir tableti içerken hayal edemez. Ancak, aileler çocuklarının uyuşturucu kullandığını sonradan öğrenmektedir. Bu süre içinde ara sıra madde kullanan genç bağımlı haline gelebilmektedir. Ailelerin bu durumu fark etmeleri 2-3 yıl arasında değişmektedir. Bundan dolayı, ailelerin, madde kullanımından kuşkulanma süreci büyük önem taşımaktadır. Ancak buradaki amacın, “Genci yargılamak değil, ona yardım etmek” olduğu mesajının verilmesi çok önemlidir.
Aileler, çocuklarını uyuşturucu kullanımına iten nedenleri çok iyi bilmelidir. Anne-baba çocuklarıyla ne kadar ilgilenirse, çocuklar, kendilerini değerli hissedecek ve ailelerine açık olacaklardır. Bu da iyi ebeveyn olmakla başlar. Gençleri, ailelerinden daha iyi kimse tanıyamaz. Bir gencin, alkol, tütün ve diğer uyuşturucuları kullanmaya veya kullanmamaya karar verirken, en önemli düşüncesi "Benim ailem ne düşünecek?" sorusudur. Öyleyse anne ve baba bu tip tehlikeli alışkanlıklara karşı görüşlerini net bir şekilde açıklamalı, belirsiz ve müphem olmaktan kaçınmalıdır.
Süleyman ÖZBAKIŞ
14 Eylül 2009 Pazartesi
MADDE BAĞIMLILIĞI
MADDE BAĞIMLILIĞI
Gençlerimizi ve toplumumuzu derinden etkileyen zararlı alışkanlıklardan biride madde bağımlılığıdır. Bunlar; uyuşturucu maddenin üretimi, uyuşturucu maddenin kaçakçılığı ve bunların bir sonucu olarak ortaya çıkan uyuşturucu maddenin tüketimidir. Madde bağımlılığı ve alışkanlığı nedir? Madde bağımlılığı ile nasıl mücadele edebiliriz? Ülkeler, coğrafi konumları, yaşam tarzları, sosyo-ekonomik durumları ve bölgesel çatışmalar gibi nedenlerle bu sorunu farklı derecelerde yaşamaktadırlar.
Bugün dünyada, nüfusuna göre uyuşturucu bağımlısı sayısı en yüksek olan ülkelerden birinin, son 10 yıldan beri dünyanın en büyük afyon üreticisi olan Afganistan olması şaşırtıcı değildir. Bugün dünyada 140 milyon kişi uyuşturucu kullanmaktadır.
Günümüzde pek çok gelişmiş ülkeler, bütçelerinin büyük bir kısmını bu tür zararlı alışkanlıklarla mücadeleye ayırmaktadır. Amerikalılar uyuşturucuya 15 Milyar dolar, İngilizler 6, 6 Milyar dolar, İranlılar 281 Milyon 250 bin dolar harcamaktadırlar. Böylece dünya uyuşturucu satışından yılda 400 Milyar dolar elde edilmektedir. Uyuşturucu kullanımının ciddi bir problem olduğu ülkeler, toplumun asli unsuru olan insanı kaybetmemekle kalmamakta, toplumsal umutlarını ve geleceklerini de yitirmektedir. Uyuşturucu arzını etkilemenin en iyi yollarından biri uyuşturucu talebinin azaltılmasıdır.
Hiçbir aile çocuğunu, esrarlı sigara içerken, damarına eroin enjekte ederken ya da bir tableti içerken hayal edemez. Ancak, aileler çocuklarının uyuşturucu kullandığını sonradan öğrenmektedir. Bu süre içinde ara sıra madde kullanan genç bağımlı haline gelebilmektedir. Ailelerin bu durumu fark etmeleri 2-3 yıl arasında değişmektedir. Bundan dolayı, ailelerin, madde kullanımından kuşkulanma süreci büyük önem taşımaktadır. Ancak buradaki amacın, “Genci yargılamak değil, ona yardım etmek” olduğu mesajının verilmesi çok önemlidir.
Aileler, çocuklarını uyuşturucu kullanımına iten nedenleri çok iyi bilmelidir. Anne-baba çocuklarıyla ne kadar ilgilenirse, çocuklar, kendilerini değerli hissedecek ve ailelerine açık olacaklardır. Bu da iyi ebeveyn olmakla başlar. Gençleri, ailelerinden daha iyi kimse tanıyamaz. Bir gencin, alkol, tütün ve diğer uyuşturucuları kullanmaya veya kullanmamaya karar verirken, en önemli düşüncesi "Benim ailem ne düşünecek?" sorusudur. Öyleyse anne ve baba bu tip tehlikeli alışkanlıklara karşı görüşlerini net bir şekilde açıklamalı, belirsiz ve müphem olmaktan kaçınmalıdır.
Süleyman ÖZBAKIŞ
Gençlerimizi ve toplumumuzu derinden etkileyen zararlı alışkanlıklardan biride madde bağımlılığıdır. Bunlar; uyuşturucu maddenin üretimi, uyuşturucu maddenin kaçakçılığı ve bunların bir sonucu olarak ortaya çıkan uyuşturucu maddenin tüketimidir. Madde bağımlılığı ve alışkanlığı nedir? Madde bağımlılığı ile nasıl mücadele edebiliriz? Ülkeler, coğrafi konumları, yaşam tarzları, sosyo-ekonomik durumları ve bölgesel çatışmalar gibi nedenlerle bu sorunu farklı derecelerde yaşamaktadırlar.
Bugün dünyada, nüfusuna göre uyuşturucu bağımlısı sayısı en yüksek olan ülkelerden birinin, son 10 yıldan beri dünyanın en büyük afyon üreticisi olan Afganistan olması şaşırtıcı değildir. Bugün dünyada 140 milyon kişi uyuşturucu kullanmaktadır.
Günümüzde pek çok gelişmiş ülkeler, bütçelerinin büyük bir kısmını bu tür zararlı alışkanlıklarla mücadeleye ayırmaktadır. Amerikalılar uyuşturucuya 15 Milyar dolar, İngilizler 6, 6 Milyar dolar, İranlılar 281 Milyon 250 bin dolar harcamaktadırlar. Böylece dünya uyuşturucu satışından yılda 400 Milyar dolar elde edilmektedir. Uyuşturucu kullanımının ciddi bir problem olduğu ülkeler, toplumun asli unsuru olan insanı kaybetmemekle kalmamakta, toplumsal umutlarını ve geleceklerini de yitirmektedir. Uyuşturucu arzını etkilemenin en iyi yollarından biri uyuşturucu talebinin azaltılmasıdır.
Hiçbir aile çocuğunu, esrarlı sigara içerken, damarına eroin enjekte ederken ya da bir tableti içerken hayal edemez. Ancak, aileler çocuklarının uyuşturucu kullandığını sonradan öğrenmektedir. Bu süre içinde ara sıra madde kullanan genç bağımlı haline gelebilmektedir. Ailelerin bu durumu fark etmeleri 2-3 yıl arasında değişmektedir. Bundan dolayı, ailelerin, madde kullanımından kuşkulanma süreci büyük önem taşımaktadır. Ancak buradaki amacın, “Genci yargılamak değil, ona yardım etmek” olduğu mesajının verilmesi çok önemlidir.
Aileler, çocuklarını uyuşturucu kullanımına iten nedenleri çok iyi bilmelidir. Anne-baba çocuklarıyla ne kadar ilgilenirse, çocuklar, kendilerini değerli hissedecek ve ailelerine açık olacaklardır. Bu da iyi ebeveyn olmakla başlar. Gençleri, ailelerinden daha iyi kimse tanıyamaz. Bir gencin, alkol, tütün ve diğer uyuşturucuları kullanmaya veya kullanmamaya karar verirken, en önemli düşüncesi "Benim ailem ne düşünecek?" sorusudur. Öyleyse anne ve baba bu tip tehlikeli alışkanlıklara karşı görüşlerini net bir şekilde açıklamalı, belirsiz ve müphem olmaktan kaçınmalıdır.
Süleyman ÖZBAKIŞ
AİLE YAPISININ ÖNEMİ
AİLE YAPIMIZIN ÖNEMİ
Bu gün, batıda aile yapısı can çekişiyor. Hâlâ toplumumuzda batılaşma hevesi var. Batıyı örnek almışız. Hem de ne örnek! Bu güne dek batıdan bir fabrika modeli, bir teknoloji almamışız. Onun yerine saz, bar, disko, pavyon, içkili eğlence yerleri ve ne kadar ahlâksızlıklar varsa onu almışız. Böylece batılılaşma hevesiyle manevi değerlerimizi terk edip, meydana gelen boşluğa da batının yaşayışını doldurmuşuz. Böylece büyük bir tehlike içindeyiz. Sağlam bir aile yapısı olmayan bir milletin, bir devletin ayakta kalması mümkün değildir.
Erdemli ve mükemmel bir toplumun yapısının oluşması için, en önemli şart, hak ve sorumluluk bilinciyle toplumun çekirdek birimi olan aile yapısının sağlam olması gerekir. Aile, insanların doğup büyüdüğü, yetişip geliştiği ve terbiye gördüğü önemli bir birimdir.
Diğer canlılardan farklı olarak dünyaya gelen insanlar, cinsel ihtiyaçlarını, bilinçli ve amaçlı olarak kurdukları, aile düzeni ve disiplini içinde, bugüne kadar taşımışlardır. Nisâ sûresinin ilk ayetlerinde de işaret buyrulduğu üzere bu kurumun başta gelen amacı sağlıklı nesiller yetiştirmek suretiyle insan soyunun devamına katkıda bulunmaktır. Allah (C.C.) bir ayetinde, “Ey insanlar! Biz sizleri bir erkek ile bir kadından yarattık, birbirlerinizle tanışmanız için, milletlere ve kabilelere ayırdık” buyurmaktadır.
Milletimiz tarihi boyunca, her sahada,zaferler ve başarılar kazanmıştır. Bu zafer ve başarıların kazanılmasında, Türk ailesinin çok büyük payı vardır. Geçmişte ki başarılarımızın devamını istiyorsak, aile yapımızı her türlü kötülük ve tuzaklardan korumalıyız. Aynı zamanda milli ve manevî yapısını kuvvetlendirip, sağlıklı bir şekilde devamı sağlanmalıyız. Ailede sevgi en başta gelir. Sonra saygı, güven ve hoşgörü gelir. Bunlar bir ailenin temel taşlarıdır.
Amerikalı bir sosyolog “Türklerin tarihini tetkik ettim. Dikkatimi bir şey çekti. Türler kısa zamanda devlet kurup saltanatlar sürmüşler. Sebebini araştırdım. Şu kanaate vardım. Türklerde çok kuvvetli bir aile yapısı vardır. Kadınla erkeği birbirine bağlayan, kanun gücünden ziyade, din, namus, iffet ve sözdür. Her ne kadar, Osmanlı’da bir Türk erkeği “Üçten dokuza şart olsun” demek suretiyle karısını boşayabiliyor idiyse de, karakter sahibi bir Türk erkeğinin ağzından bu bir çift sözü, çekip alabilmek için dokuz çift manda gücüne ihtiyaç vardır.”
Süleyman ÖZBAKIŞ
Bu gün, batıda aile yapısı can çekişiyor. Hâlâ toplumumuzda batılaşma hevesi var. Batıyı örnek almışız. Hem de ne örnek! Bu güne dek batıdan bir fabrika modeli, bir teknoloji almamışız. Onun yerine saz, bar, disko, pavyon, içkili eğlence yerleri ve ne kadar ahlâksızlıklar varsa onu almışız. Böylece batılılaşma hevesiyle manevi değerlerimizi terk edip, meydana gelen boşluğa da batının yaşayışını doldurmuşuz. Böylece büyük bir tehlike içindeyiz. Sağlam bir aile yapısı olmayan bir milletin, bir devletin ayakta kalması mümkün değildir.
Erdemli ve mükemmel bir toplumun yapısının oluşması için, en önemli şart, hak ve sorumluluk bilinciyle toplumun çekirdek birimi olan aile yapısının sağlam olması gerekir. Aile, insanların doğup büyüdüğü, yetişip geliştiği ve terbiye gördüğü önemli bir birimdir.
Diğer canlılardan farklı olarak dünyaya gelen insanlar, cinsel ihtiyaçlarını, bilinçli ve amaçlı olarak kurdukları, aile düzeni ve disiplini içinde, bugüne kadar taşımışlardır. Nisâ sûresinin ilk ayetlerinde de işaret buyrulduğu üzere bu kurumun başta gelen amacı sağlıklı nesiller yetiştirmek suretiyle insan soyunun devamına katkıda bulunmaktır. Allah (C.C.) bir ayetinde, “Ey insanlar! Biz sizleri bir erkek ile bir kadından yarattık, birbirlerinizle tanışmanız için, milletlere ve kabilelere ayırdık” buyurmaktadır.
Milletimiz tarihi boyunca, her sahada,zaferler ve başarılar kazanmıştır. Bu zafer ve başarıların kazanılmasında, Türk ailesinin çok büyük payı vardır. Geçmişte ki başarılarımızın devamını istiyorsak, aile yapımızı her türlü kötülük ve tuzaklardan korumalıyız. Aynı zamanda milli ve manevî yapısını kuvvetlendirip, sağlıklı bir şekilde devamı sağlanmalıyız. Ailede sevgi en başta gelir. Sonra saygı, güven ve hoşgörü gelir. Bunlar bir ailenin temel taşlarıdır.
Amerikalı bir sosyolog “Türklerin tarihini tetkik ettim. Dikkatimi bir şey çekti. Türler kısa zamanda devlet kurup saltanatlar sürmüşler. Sebebini araştırdım. Şu kanaate vardım. Türklerde çok kuvvetli bir aile yapısı vardır. Kadınla erkeği birbirine bağlayan, kanun gücünden ziyade, din, namus, iffet ve sözdür. Her ne kadar, Osmanlı’da bir Türk erkeği “Üçten dokuza şart olsun” demek suretiyle karısını boşayabiliyor idiyse de, karakter sahibi bir Türk erkeğinin ağzından bu bir çift sözü, çekip alabilmek için dokuz çift manda gücüne ihtiyaç vardır.”
Süleyman ÖZBAKIŞ
SEVMEK
SEVMEK
Bir Öğretmenin “Öğrencilerimi seviyorum” demesi, sevmek için yeterlimi? Hayır, yeterli değildir. Sevgili öğretmenim sınıfına sopa ile girersen, öğrencilerine, demokrasiyi, insan haklarını anlatabilir misin? Dersine geç girer ve öğrencilerinden önce çıkarsan, sabahları yapılan törene geç gelirsen, okul idaresiyle iyi ilişkiler kurabilir misin? Okuldaki öğretmen arkadaşlarınla konuşmaz, onlarla iyi ilişkiler kuramazsan, öğretmen arkadaşların seni sever mi? Sevgili öğretmen içinizdeki nefreti, kini, öfkeyi atın onların yerine sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü koyun. Aldığınız maaşı, ücreti hak ederek alın. Bakın o zaman nasıl başarılı ve mutlu bir öğretmen olacaksınız. Öğrencilerinizi, vatanını seven, devletini ve bayrağını, anne ve babasını, öğretmenini, insanları seven, Atatürk ilkeleriyle uyumlu, inkılâplarıyla tutarlı, teknolojik çağı yakalamış ve ileriye yürüyen insanlar yetiştirmelisin. Eğitim sistemimizin amacı çağını yakalamış ve onun ötesine yürüyen insanlar yetiştirmektir. İşte bu nisanları yetiştirmekle sen yükümlüsün öğretmenim,
Elbette, her öğretmenin onaylanmaya, takdir görmeye ihtiyacı vardır. Öğretmenim, bütün bunlar sana bağlıdır. Kimseye danışmadan, sürekli kendi bildiklerini yapan bir öğretmen olma. Çünkü böyle öğretmen kendisini geliştiremez. Sayın öğretmenim, sende kariyerine yön vermekte zorlanıyorsan, çevrendeki uzman ve deneyimli öğretmenlere merak ettiğin soruları sormalısın. Çağımızın teknolojisinden mutlaka yararlanmalısın. Öğrencilerini de sevmek zorundasın. Öğretmenin öğrencilerini sevmesi; onları direkt veya gizli olarak cesaretlendirmeyi içerir. Öğrencilerinin; ihtiyaçlarını kestirebilen, ilgi alanlarını değerlendirebilen, nasıl öğrendiklerini anlayan öğretmenlerin, bu davranışları öğrencilerine sevgilerini anlatır. Sevgili öğretmenim, her şeyden önce mesleğini sevmelisin. Hatta mesleğine gönül vermiş öğretmen olmalısın. Meslek sevgisinin coşkusuyla, kişilik ve teknolojik özelliklerini birleştirirsen etkili bir öğretmen olacaksın. Hiçbir zaman, meslek sevginle, insan sevgisini ayrı düşünmemelisin. Nitekim insanlara sevgi duymayan öğretmen, mesleğine de sevgi duymayacaktır. Öğretmenin insan sevgisi gönülleri, meslek sevgisi de zihinleri şekillendirir. Unutma ki, öğretmenine kalbi kapalı bir öğrencinin, zihni de, bilgiye kapalı olacaktır
Bir toplumun yükselmesi, ileri gitmesinde en önemli unsur ”İnsan” unsurudur. Bu unsur, eğitilmiş, bilgili ve beceri sahibi olmalıdır. Bu unsuru eğitecek, bilgilendirecek, beceri ve yeteneklerini ortaya çıkaracak, sensin öğretmenim. Çünkü bir ülkedeki tabiî kaynakların hiç biri, insan unsuru kadar önemli değildir. Japonya bunun en güzel örneğidir. Yeterli tabiî kaynakları olmayan Japonya bugün dünyanın gelişmiş ülkelerinden biri haline çalışkan, becerikli, birbirine saygılı, birbirini seven, hoşgörülü ve milletini ve memleketini seven insanların yetişmesi, sayesinde gelmiştir
Öğretmenim öğrencilerini modern, çağdaş, uygarlık seviyesine uygun, ilim ve teknolojiyle donatılmış ve kendi kimliklerini bilecek, kendi öz kültürlerini benimsemiş, millî, mânevî ve ahlâkî değerlerimizi, örf ve âdetlerimizi unutmadan bu toprakları vatan olarak kabul etmiş, inançlı, memleket sever insanlar olarak yetiştirmelisin.
Öğrenciler öğretmenleri eliyle demokratik bir terbiyeden geçmeli, karşı fikirlere de hoşgörü ile bakmayı öğrenmelidirler. Çocuklarımız herkese saygı göstermeyi bilmeli, tartışma ve araştırmaya sevk edilmelidirler.
Tarihin her döneminde öğretmen daima veren eldir. Nesillerin yetişmesinde sadece öğretmenlerin alın teri ve emeği vardır. Bilgi kitaplardan edinilebilir, fakat bilgiye karşı sevgi ancak şahsî temas ile geçer. Toplumda hiçbir fert öğretmen kadar baş tacı edilmeye lâyık değildir. O okulunda, annedir, babadır, rehberdir, şefkat dolu kalbiyle, bir öğretmendir.
Süleyman ÖZBAKIŞ
Bir Öğretmenin “Öğrencilerimi seviyorum” demesi, sevmek için yeterlimi? Hayır, yeterli değildir. Sevgili öğretmenim sınıfına sopa ile girersen, öğrencilerine, demokrasiyi, insan haklarını anlatabilir misin? Dersine geç girer ve öğrencilerinden önce çıkarsan, sabahları yapılan törene geç gelirsen, okul idaresiyle iyi ilişkiler kurabilir misin? Okuldaki öğretmen arkadaşlarınla konuşmaz, onlarla iyi ilişkiler kuramazsan, öğretmen arkadaşların seni sever mi? Sevgili öğretmen içinizdeki nefreti, kini, öfkeyi atın onların yerine sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü koyun. Aldığınız maaşı, ücreti hak ederek alın. Bakın o zaman nasıl başarılı ve mutlu bir öğretmen olacaksınız. Öğrencilerinizi, vatanını seven, devletini ve bayrağını, anne ve babasını, öğretmenini, insanları seven, Atatürk ilkeleriyle uyumlu, inkılâplarıyla tutarlı, teknolojik çağı yakalamış ve ileriye yürüyen insanlar yetiştirmelisin. Eğitim sistemimizin amacı çağını yakalamış ve onun ötesine yürüyen insanlar yetiştirmektir. İşte bu nisanları yetiştirmekle sen yükümlüsün öğretmenim,
Elbette, her öğretmenin onaylanmaya, takdir görmeye ihtiyacı vardır. Öğretmenim, bütün bunlar sana bağlıdır. Kimseye danışmadan, sürekli kendi bildiklerini yapan bir öğretmen olma. Çünkü böyle öğretmen kendisini geliştiremez. Sayın öğretmenim, sende kariyerine yön vermekte zorlanıyorsan, çevrendeki uzman ve deneyimli öğretmenlere merak ettiğin soruları sormalısın. Çağımızın teknolojisinden mutlaka yararlanmalısın. Öğrencilerini de sevmek zorundasın. Öğretmenin öğrencilerini sevmesi; onları direkt veya gizli olarak cesaretlendirmeyi içerir. Öğrencilerinin; ihtiyaçlarını kestirebilen, ilgi alanlarını değerlendirebilen, nasıl öğrendiklerini anlayan öğretmenlerin, bu davranışları öğrencilerine sevgilerini anlatır. Sevgili öğretmenim, her şeyden önce mesleğini sevmelisin. Hatta mesleğine gönül vermiş öğretmen olmalısın. Meslek sevgisinin coşkusuyla, kişilik ve teknolojik özelliklerini birleştirirsen etkili bir öğretmen olacaksın. Hiçbir zaman, meslek sevginle, insan sevgisini ayrı düşünmemelisin. Nitekim insanlara sevgi duymayan öğretmen, mesleğine de sevgi duymayacaktır. Öğretmenin insan sevgisi gönülleri, meslek sevgisi de zihinleri şekillendirir. Unutma ki, öğretmenine kalbi kapalı bir öğrencinin, zihni de, bilgiye kapalı olacaktır
Bir toplumun yükselmesi, ileri gitmesinde en önemli unsur ”İnsan” unsurudur. Bu unsur, eğitilmiş, bilgili ve beceri sahibi olmalıdır. Bu unsuru eğitecek, bilgilendirecek, beceri ve yeteneklerini ortaya çıkaracak, sensin öğretmenim. Çünkü bir ülkedeki tabiî kaynakların hiç biri, insan unsuru kadar önemli değildir. Japonya bunun en güzel örneğidir. Yeterli tabiî kaynakları olmayan Japonya bugün dünyanın gelişmiş ülkelerinden biri haline çalışkan, becerikli, birbirine saygılı, birbirini seven, hoşgörülü ve milletini ve memleketini seven insanların yetişmesi, sayesinde gelmiştir
Öğretmenim öğrencilerini modern, çağdaş, uygarlık seviyesine uygun, ilim ve teknolojiyle donatılmış ve kendi kimliklerini bilecek, kendi öz kültürlerini benimsemiş, millî, mânevî ve ahlâkî değerlerimizi, örf ve âdetlerimizi unutmadan bu toprakları vatan olarak kabul etmiş, inançlı, memleket sever insanlar olarak yetiştirmelisin.
Öğrenciler öğretmenleri eliyle demokratik bir terbiyeden geçmeli, karşı fikirlere de hoşgörü ile bakmayı öğrenmelidirler. Çocuklarımız herkese saygı göstermeyi bilmeli, tartışma ve araştırmaya sevk edilmelidirler.
Tarihin her döneminde öğretmen daima veren eldir. Nesillerin yetişmesinde sadece öğretmenlerin alın teri ve emeği vardır. Bilgi kitaplardan edinilebilir, fakat bilgiye karşı sevgi ancak şahsî temas ile geçer. Toplumda hiçbir fert öğretmen kadar baş tacı edilmeye lâyık değildir. O okulunda, annedir, babadır, rehberdir, şefkat dolu kalbiyle, bir öğretmendir.
Süleyman ÖZBAKIŞ
MİLLİ EĞİTİM BAKANINA
Sayın Bakanım, Bu sene lise son sınıflar 50 gün okula gitmediler. Sınıflar boş. Dershanelerden ve özel hocalardan ders aldılar. Neden? Eski Sayın Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik Beyefendi giderayak, lise son sınıflarda öğrenci devamsızlığını 50 güne neden çıkardı? Sanki dershanelere ve özel öğretmenlere ”Biz yetiştiremiyoruz. Alın siz yetiştirin ! ” dercesine. Peki, mali durumu iyi olmayan öğrenciler ne yapacak? Okullarınızdaki öğretmenleriniz yetiştiremiyorsa, niçin onlara maaş ve ücret ödüyorsunuz? Sayın bakanım bu eğitim sistemimizi değiştiriniz. Modern, çağdaş ve bilhassa milli bir sistem getiriniz. Sınıfta kalmayı geri getiriniz. Tüm öğretmenleri, sözleşmeli yapın. Buna karşılık, insanca yaşayacağı yüksek bir maaş verin. Örneğin 3000 TL. Sözleşmesinde, başarısının %80 in altında olması durumunda, görevine son verileceğini yazın. O zaman devlet okullarımız dershanelerden daha başarılı olmaz mı? Dershaneler de kendiliğinden kapanmaz mı?
Milli Eğitim Müdürlerini ve diğer okul müdürlerini atarken, tüm riskleri göze alabilen, ekonomik, siyasi, sosyal, teknolojik ve kültürel alanlarda görülen hızlı değişiklerin gerisinde kalmayan, dinamik hırslı, yaratıcı, girişken, başarıya ant içmiş, çağdaş ve modern lider müdürler olmasını sağlayın Hala bu günde despotça bir eğitim uygulayan müdürler var.
Bugün itibariyle Kilis ilinde birleştirilmiş okullar dahil 56 tane ilköğretim okulu ile 9 tane Anadolu ve meslek okulları var. 56 ilköğretim okulundan mezun olanlar Anadolu okullarından birine giremezse, bunlara karşı 1tane (Ekrem Çetin Lisesi)var. Bu lisede her sınıfta 60 öğrenci var. Bu kalabalık sınıflarda eğitim ve öğretim yapılabilir mi? Koskoca ilde bir tane düz lise!
Sınıflarda ders yerine sohbet eden, “Sallabaşı al maaşı. Çalışsam da bir çalışmasam da bir” diyen öğretmenler var. Okullarımızda vekil müdürler var. İlköğretim okulu 3. sınıfında okuma-yazma bilmeyen ve 7. sınıfta ki öğrenci (pi)sayısının ne olduğunu bilmiyorsa, bu çocuklar nasıl okur? Suçlu kim? Elbette öğretmen. Öyle öğretmenler yetiştirmeliyiz ki, başta öğretmen çocuğu sevmeli . Çocuğu sevmeyeni öğretmen yapmayın. Sınıf öğretmenliği ve branş öğretmenliği 0kullarına öğrenci alırken ÖSS de yüksek puanlar alanları alınız. Sosyal adaleti ve eşitliği istiyorsanız, dershaneleri kapatın. Çocuklarımız,, vatanını, devletini, bayrağını seven, Atatürk ilkeleriyle uyumlu, inkılâplarıyla tutarlı, büyüklerine saygılı, kaliteli öğretmenlerin olduğu, devlet okullarında okusun.
Süleyman ÖZBAKIŞ
Sayın Bakanım, Bu sene lise son sınıflar 50 gün okula gitmediler. Sınıflar boş. Dershanelerden ve özel hocalardan ders aldılar. Neden? Eski Sayın Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik Beyefendi giderayak, lise son sınıflarda öğrenci devamsızlığını 50 güne neden çıkardı? Sanki dershanelere ve özel öğretmenlere ”Biz yetiştiremiyoruz. Alın siz yetiştirin ! ” dercesine. Peki, mali durumu iyi olmayan öğrenciler ne yapacak? Okullarınızdaki öğretmenleriniz yetiştiremiyorsa, niçin onlara maaş ve ücret ödüyorsunuz? Sayın bakanım bu eğitim sistemimizi değiştiriniz. Modern, çağdaş ve bilhassa milli bir sistem getiriniz. Sınıfta kalmayı geri getiriniz. Tüm öğretmenleri, sözleşmeli yapın. Buna karşılık, insanca yaşayacağı yüksek bir maaş verin. Örneğin 3000 TL. Sözleşmesinde, başarısının %80 in altında olması durumunda, görevine son verileceğini yazın. O zaman devlet okullarımız dershanelerden daha başarılı olmaz mı? Dershaneler de kendiliğinden kapanmaz mı?
Milli Eğitim Müdürlerini ve diğer okul müdürlerini atarken, tüm riskleri göze alabilen, ekonomik, siyasi, sosyal, teknolojik ve kültürel alanlarda görülen hızlı değişiklerin gerisinde kalmayan, dinamik hırslı, yaratıcı, girişken, başarıya ant içmiş, çağdaş ve modern lider müdürler olmasını sağlayın Hala bu günde despotça bir eğitim uygulayan müdürler var.
Bugün itibariyle Kilis ilinde birleştirilmiş okullar dahil 56 tane ilköğretim okulu ile 9 tane Anadolu ve meslek okulları var. 56 ilköğretim okulundan mezun olanlar Anadolu okullarından birine giremezse, bunlara karşı 1tane (Ekrem Çetin Lisesi)var. Bu lisede her sınıfta 60 öğrenci var. Bu kalabalık sınıflarda eğitim ve öğretim yapılabilir mi? Koskoca ilde bir tane düz lise!
Sınıflarda ders yerine sohbet eden, “Sallabaşı al maaşı. Çalışsam da bir çalışmasam da bir” diyen öğretmenler var. Okullarımızda vekil müdürler var. İlköğretim okulu 3. sınıfında okuma-yazma bilmeyen ve 7. sınıfta ki öğrenci (pi)sayısının ne olduğunu bilmiyorsa, bu çocuklar nasıl okur? Suçlu kim? Elbette öğretmen. Öyle öğretmenler yetiştirmeliyiz ki, başta öğretmen çocuğu sevmeli . Çocuğu sevmeyeni öğretmen yapmayın. Sınıf öğretmenliği ve branş öğretmenliği 0kullarına öğrenci alırken ÖSS de yüksek puanlar alanları alınız. Sosyal adaleti ve eşitliği istiyorsanız, dershaneleri kapatın. Çocuklarımız,, vatanını, devletini, bayrağını seven, Atatürk ilkeleriyle uyumlu, inkılâplarıyla tutarlı, büyüklerine saygılı, kaliteli öğretmenlerin olduğu, devlet okullarında okusun.
Süleyman ÖZBAKIŞ
13 Eylül 2009 Pazar
İNSANI SEVMEK
İSANI SEVMEK
Sevgi nerede? Bugünlerde insanların çok sorduğu ve cevabını da bulmaya çalıştığı soru. Hepimiz sevgisizlikten ve sevgiden uzaklaştığımız için, ortaya çıkan akıl almaz olaylardan, yakınıp durmuyor muyuz? İyi de neden? Kimse sevgiyi bulmaya çalışmıyor. Tabi sevmek ve sevilmek, gidipte pazardan veya marketten bulunup alınacak, bir şey değildir. Sevgi ve sevgisizlikten, insani değerlerimizi yitirmişiz. İnsanı sevmek bu kadar zor mu? Biz özellikle sevginin ne olduğunu bilmiyoruz. Biraz anlayışlı ve hoşgörülü olursak sevgi ortaya çıkar. Sevginin olduğu ülkede ne aç nede fakir kalır. İçimizdeki insan sevgisi buna izin vermez.
Sevgimizle yaklaştığımızda, kaşımızdaki insan da, iyiye ve doğruya yönelecektir. Ne yazık ki günümüzde, mahallemizin bakkalı, dükkânın içinde biraz oyalanırsak, hemen surat asıyor. İşimizi görmesi gereken, memur arkadaşlar, bir bize sesli küfür etmediği kalıyor. Taksici, sanki müşteri yokmuş gibi taş kesiliyor. Öğretmenin, öğrencisini azarlaması yetmiyormuş gibi, birde dövmeye kalkıyor. Ne bu halimiz. Neden kimsenin yüzü gülmüyor? Kimse birbirine sabırla, anlayışla ve saygıyla yaklaşmayı denemiyor. Herkes bir birlerine, gülümsemeyi çok görüyor. Böylece bir güvensizlik ortamı oluşuyor. Akrabalık ilişkilerimiz bile bozuldu. Kişinin kişiye, işçinin işçiye, komşunun komşuya, tahammülü kalmamışçasına, bir tutum sergilenmekte ki, ister istemez insana, “Nereye gidiyoruz?” dedirtiyor. Sevmek istiyorsanız, sevmeyi öğrenmelisiniz. Gülmeyi öğrenmek istiyorsanız, gülmeyi öğrenmelisiniz.
Sevgi insanı yaşatan bir iksirdir. İnsan sevgiyle yaşar. Sevgiyle mutlu olur ve çevresini mutlu eder. Sevgi bizim canımızdır. Biz birbirimizi onunla hissederiz. Onunla duyarız. Sevmek, neyi sevmek? Eşlerin birbirini sevmesi. Anne babanın çocuklarını sevmesi. Aynı dili konuşanların birbirini sevmesi. Bunlardan daha öte insanı sevmek. Yunus’un dediği gibi ”Severim ben seni, seni yaratandan ötürü” İnsanın dili, dini, ırkı, rengi, soyu-sopu ne olursa olsun, insan olduğu için insanı sevmek.
Süleyman ÖZBAKIŞ
Sevgi nerede? Bugünlerde insanların çok sorduğu ve cevabını da bulmaya çalıştığı soru. Hepimiz sevgisizlikten ve sevgiden uzaklaştığımız için, ortaya çıkan akıl almaz olaylardan, yakınıp durmuyor muyuz? İyi de neden? Kimse sevgiyi bulmaya çalışmıyor. Tabi sevmek ve sevilmek, gidipte pazardan veya marketten bulunup alınacak, bir şey değildir. Sevgi ve sevgisizlikten, insani değerlerimizi yitirmişiz. İnsanı sevmek bu kadar zor mu? Biz özellikle sevginin ne olduğunu bilmiyoruz. Biraz anlayışlı ve hoşgörülü olursak sevgi ortaya çıkar. Sevginin olduğu ülkede ne aç nede fakir kalır. İçimizdeki insan sevgisi buna izin vermez.
Sevgimizle yaklaştığımızda, kaşımızdaki insan da, iyiye ve doğruya yönelecektir. Ne yazık ki günümüzde, mahallemizin bakkalı, dükkânın içinde biraz oyalanırsak, hemen surat asıyor. İşimizi görmesi gereken, memur arkadaşlar, bir bize sesli küfür etmediği kalıyor. Taksici, sanki müşteri yokmuş gibi taş kesiliyor. Öğretmenin, öğrencisini azarlaması yetmiyormuş gibi, birde dövmeye kalkıyor. Ne bu halimiz. Neden kimsenin yüzü gülmüyor? Kimse birbirine sabırla, anlayışla ve saygıyla yaklaşmayı denemiyor. Herkes bir birlerine, gülümsemeyi çok görüyor. Böylece bir güvensizlik ortamı oluşuyor. Akrabalık ilişkilerimiz bile bozuldu. Kişinin kişiye, işçinin işçiye, komşunun komşuya, tahammülü kalmamışçasına, bir tutum sergilenmekte ki, ister istemez insana, “Nereye gidiyoruz?” dedirtiyor. Sevmek istiyorsanız, sevmeyi öğrenmelisiniz. Gülmeyi öğrenmek istiyorsanız, gülmeyi öğrenmelisiniz.
Sevgi insanı yaşatan bir iksirdir. İnsan sevgiyle yaşar. Sevgiyle mutlu olur ve çevresini mutlu eder. Sevgi bizim canımızdır. Biz birbirimizi onunla hissederiz. Onunla duyarız. Sevmek, neyi sevmek? Eşlerin birbirini sevmesi. Anne babanın çocuklarını sevmesi. Aynı dili konuşanların birbirini sevmesi. Bunlardan daha öte insanı sevmek. Yunus’un dediği gibi ”Severim ben seni, seni yaratandan ötürü” İnsanın dili, dini, ırkı, rengi, soyu-sopu ne olursa olsun, insan olduğu için insanı sevmek.
Süleyman ÖZBAKIŞ
İŞTE İDEAL ÖĞRETMEN
İŞTE İDEAL ÖĞRETMEN
Kemaliye İlköğretim Okulu’nda bu sene ikinci sınıfı okutacak bir öğretmen var. Hüseyin Karakuş Bu öğretmenin sınıfını, öğrencilerini ve öğretmenlerini görmenizi isterdim. Çok güzel bir sınıf. Bilgisayar, projeksiyon ve birçok ders araçlarıyla donatılmış bir sınıf. Pırıl pırıl öğrencilerinin kokuları mis gibidir. Suyun baraklığı, güneşin sıcaklığı gibidir. İdeal bir sınıf öğretmeni. Bu sınıf öğretmeni birinci sınıftaki çalışmalarından dolayı Millî Eğitim müfettişlerinden tam not aldı yani 100 Öğretmeni kutlarım.
Bu öğretmenin içinde bir model olarak yaşayan, onu kendine çeken ve benzetmeye çalışan ideal öğretmenlik vardır. Bu ideal öğretmenlik onu sabahleyin erken uyandırır. Ona okulunu ve öğrencilerini düşündürür. Yapması gerekenleri not eder. Çok ciddi. Gevşekliyi asla hoş görmez. Onun duygusu vazife duygusudur. Saatinde derse girer. Vaktinde sınıftan çıkar. Derse girmeden neler yapacağını planlar ve kendine çekidüzen verir. Asla gevşekliye düşmez. Konusuna hâkimdir. Öğrencileri hakikati, güzeli, sevgiyi, hoş görüyü ve Atatürk’ü ondan öğrenir. Sınıfında işlediği konu üzerinde öğrencilerinin dikkatini toplar.
O değişen ve gelişen dünya şartlarına ayak uydurabilen ve kendini yenileyebilen bir öğretmen. Çağımızın fikir, sanat ve edebiyat akımlarını izleyebilen, mesleğini seven, bilgisini, kişiliğini çevresine kabul ettiren bir öğretmen. O öyle bir öğretmen ki eğitiminde insanları seven, teknolojik yenilikleri izleye bilen, çevresine pozitif saçabilen, her olaya olumlu yönüyle bakan, yerinde gelenekçi, yerinde yenilikçi, büyüklerine saygılı, hoşgörülü bir öğretmen. Bugün yurdumuzun kalkınması güçlü bir ülke olması için böyle Hüseyin Karakuş gibi öğretmenlere ihtiyaç var.
Öğretmenim omzunuzdaki görev çok büyük ve büyük olduğu kadarda kutsaldır. Çünkü sen ülkemizi yönetecek çocuklarımızı yetiştiriyorsun. Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet seviyesine sen yükseltiyorsun. Toplumumuzun maddi ve manevi kalkınmasında, millî ve ahlâki değerlerin korunmasında, ilmin ve ilmi düşünmenin kazanılmasında, temel rolü sen uyguluyorsun. Başarılarının devamını diler, seni gönülden kutlarım.
Süleyman ÖZBAKIŞ
Kemaliye İlköğretim Okulu’nda bu sene ikinci sınıfı okutacak bir öğretmen var. Hüseyin Karakuş Bu öğretmenin sınıfını, öğrencilerini ve öğretmenlerini görmenizi isterdim. Çok güzel bir sınıf. Bilgisayar, projeksiyon ve birçok ders araçlarıyla donatılmış bir sınıf. Pırıl pırıl öğrencilerinin kokuları mis gibidir. Suyun baraklığı, güneşin sıcaklığı gibidir. İdeal bir sınıf öğretmeni. Bu sınıf öğretmeni birinci sınıftaki çalışmalarından dolayı Millî Eğitim müfettişlerinden tam not aldı yani 100 Öğretmeni kutlarım.
Bu öğretmenin içinde bir model olarak yaşayan, onu kendine çeken ve benzetmeye çalışan ideal öğretmenlik vardır. Bu ideal öğretmenlik onu sabahleyin erken uyandırır. Ona okulunu ve öğrencilerini düşündürür. Yapması gerekenleri not eder. Çok ciddi. Gevşekliyi asla hoş görmez. Onun duygusu vazife duygusudur. Saatinde derse girer. Vaktinde sınıftan çıkar. Derse girmeden neler yapacağını planlar ve kendine çekidüzen verir. Asla gevşekliye düşmez. Konusuna hâkimdir. Öğrencileri hakikati, güzeli, sevgiyi, hoş görüyü ve Atatürk’ü ondan öğrenir. Sınıfında işlediği konu üzerinde öğrencilerinin dikkatini toplar.
O değişen ve gelişen dünya şartlarına ayak uydurabilen ve kendini yenileyebilen bir öğretmen. Çağımızın fikir, sanat ve edebiyat akımlarını izleyebilen, mesleğini seven, bilgisini, kişiliğini çevresine kabul ettiren bir öğretmen. O öyle bir öğretmen ki eğitiminde insanları seven, teknolojik yenilikleri izleye bilen, çevresine pozitif saçabilen, her olaya olumlu yönüyle bakan, yerinde gelenekçi, yerinde yenilikçi, büyüklerine saygılı, hoşgörülü bir öğretmen. Bugün yurdumuzun kalkınması güçlü bir ülke olması için böyle Hüseyin Karakuş gibi öğretmenlere ihtiyaç var.
Öğretmenim omzunuzdaki görev çok büyük ve büyük olduğu kadarda kutsaldır. Çünkü sen ülkemizi yönetecek çocuklarımızı yetiştiriyorsun. Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet seviyesine sen yükseltiyorsun. Toplumumuzun maddi ve manevi kalkınmasında, millî ve ahlâki değerlerin korunmasında, ilmin ve ilmi düşünmenin kazanılmasında, temel rolü sen uyguluyorsun. Başarılarının devamını diler, seni gönülden kutlarım.
Süleyman ÖZBAKIŞ
EĞİTİM DE OKUL MÜDÜRÜNÜN HAYATİ FOKSİYONU
Eğitimde, idarenin hayati bir fonksiyonu vardır. Eğe, bir eğitim kurumda, yönetici- bilgili, kültürlü, şahsiyet ve kimlik sahibi bir insan ise, o okulda, eğitim-öğretim süreci, çok sağlıklı bir şekilde işler. Fakat, tam tersine, idareci kişilik zafiyeti içerisinde ve gerekli bilgi ve donanımdan yoksun ise, eğitim-öğretim süreci, çok olumsuz etkilenecektir. Okul bir kurumsal yapıya sahiptir. Bu kurumsal yapıda ki, okul müdürünün fonksiyonu, aklın ve kalbin bedendeki fonksiyonuna benzer. Büyük İslam filozofu Farabi, yöneticiyi, yönettiği kurumun beyni olarak belirtir. Nasıl k,i beyni sağlıklı çalışmayan insanın, tüm vücut azaları, bedeni fonksiyonlarını yerine getiremez ise, tam donanımlı olmayan bir okul müdürü de okulunun işleyişini bozar ve okulunda ki verimi düşürür.
Okul müdürü nesne değil, özne olmalıdır. Klasikleşmiş idare anlayışı olan, “ Böyle gelmiş böyle gider” anlayışıyla
devam ettiren okul müdürü, asla özne olamaz. Okul müdürü kuralları, ilkeleri doğrultusunda yeniden düzenleyen ve yeni bir anlayış getiren olmalıdır. Değişen değil değiştiren müdür olmalıdır. Bu okul müdürü, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı, vatanını, devletini, milletini, bayrağını seven, laik devlet anlayışını benimsemiş, tüm riskleri göze alarak, ekonomik, sosyal, kültürel ve teknolojik alanlarında görülen hızlı gelişmelerin gerisinde kalmayan müdür olmalıdır.
Okulda ki başarının ve kalitenin artmasının en önemli öğelerinden biri, okul müdürünün, vizyonu olan bir müdür olmasıdır. Kimi müdürler, bulundukları makama değer katar, kimi müdürlerde, makamın değerini tüketir. Günümüzde makamına değer katacak, makamını şereflendirecek müdürlere ihtiyaç olduğu kesindir. Okul müdürü, temelde mesuliyet bilincine sahip olmalıdır. Yönettiği okul konusunda ehliyet ve liyakat sahibi olmalıdır. Yurdumuzda maalesef okul müdürlerinin çoğu, ehliyet ve liyakat esasına göre değil, iltimas esasına göre atanmaktadır. Yurdumuzdaki siyasal geleneği de, ne acı ki, buna imkân tanımaktadır. Okul müdürü atamalarında, siyasi kriterlerden çok, işte tecrübe ve ehli olmak, ne zaman öne çıkarsa, birçok sıkıntının aşılabileceği kanaatindeyim. “Yöneticiliğin okulu olmaz” anlayışından, yöneticilerinde hizmet öncesinde ve hizmet içinde olmak üzere iki dönemde eğitim alması okul verimliliğini arttıracaktır.
Misyon ve vizyon sahibi bir müdürün özelliklerinden birkaçı 1- Paylaşılmış bir görev anlayışı ve vizyon yaratmak
2- Karşılıklı, etkileşimci bir örgüt tasarlamak ve yönetmek
3- Çalışanlara yetki vermek
4- Sorun çözmede kararlı davranmak
5- Güven yaratmak, yardım sağlamak
6- Personelin çalışmaktan onur duyacakları iş ortamları sağlamak
Süleyman ÖZBAKIŞ
Eğitimde, idarenin hayati bir fonksiyonu vardır. Eğe, bir eğitim kurumda, yönetici- bilgili, kültürlü, şahsiyet ve kimlik sahibi bir insan ise, o okulda, eğitim-öğretim süreci, çok sağlıklı bir şekilde işler. Fakat, tam tersine, idareci kişilik zafiyeti içerisinde ve gerekli bilgi ve donanımdan yoksun ise, eğitim-öğretim süreci, çok olumsuz etkilenecektir. Okul bir kurumsal yapıya sahiptir. Bu kurumsal yapıda ki, okul müdürünün fonksiyonu, aklın ve kalbin bedendeki fonksiyonuna benzer. Büyük İslam filozofu Farabi, yöneticiyi, yönettiği kurumun beyni olarak belirtir. Nasıl k,i beyni sağlıklı çalışmayan insanın, tüm vücut azaları, bedeni fonksiyonlarını yerine getiremez ise, tam donanımlı olmayan bir okul müdürü de okulunun işleyişini bozar ve okulunda ki verimi düşürür.
Okul müdürü nesne değil, özne olmalıdır. Klasikleşmiş idare anlayışı olan, “ Böyle gelmiş böyle gider” anlayışıyla
devam ettiren okul müdürü, asla özne olamaz. Okul müdürü kuralları, ilkeleri doğrultusunda yeniden düzenleyen ve yeni bir anlayış getiren olmalıdır. Değişen değil değiştiren müdür olmalıdır. Bu okul müdürü, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı, vatanını, devletini, milletini, bayrağını seven, laik devlet anlayışını benimsemiş, tüm riskleri göze alarak, ekonomik, sosyal, kültürel ve teknolojik alanlarında görülen hızlı gelişmelerin gerisinde kalmayan müdür olmalıdır.
Okulda ki başarının ve kalitenin artmasının en önemli öğelerinden biri, okul müdürünün, vizyonu olan bir müdür olmasıdır. Kimi müdürler, bulundukları makama değer katar, kimi müdürlerde, makamın değerini tüketir. Günümüzde makamına değer katacak, makamını şereflendirecek müdürlere ihtiyaç olduğu kesindir. Okul müdürü, temelde mesuliyet bilincine sahip olmalıdır. Yönettiği okul konusunda ehliyet ve liyakat sahibi olmalıdır. Yurdumuzda maalesef okul müdürlerinin çoğu, ehliyet ve liyakat esasına göre değil, iltimas esasına göre atanmaktadır. Yurdumuzdaki siyasal geleneği de, ne acı ki, buna imkân tanımaktadır. Okul müdürü atamalarında, siyasi kriterlerden çok, işte tecrübe ve ehli olmak, ne zaman öne çıkarsa, birçok sıkıntının aşılabileceği kanaatindeyim. “Yöneticiliğin okulu olmaz” anlayışından, yöneticilerinde hizmet öncesinde ve hizmet içinde olmak üzere iki dönemde eğitim alması okul verimliliğini arttıracaktır.
Misyon ve vizyon sahibi bir müdürün özelliklerinden birkaçı 1- Paylaşılmış bir görev anlayışı ve vizyon yaratmak
2- Karşılıklı, etkileşimci bir örgüt tasarlamak ve yönetmek
3- Çalışanlara yetki vermek
4- Sorun çözmede kararlı davranmak
5- Güven yaratmak, yardım sağlamak
6- Personelin çalışmaktan onur duyacakları iş ortamları sağlamak
Süleyman ÖZBAKIŞ
BUGÜN ZAFER BAYRAMI
BUGÜN ZAFER BAYRAMI
Türk tarihi zaferlerle doludur. Ama 30 Ağustos 1922 zaferle sonuçlanan Dumlupınar Savaşı, Türk ulusunun yeniden dirilişidir. 26 Ağustos.1071 Malazgirt Savaşıyla Anadolu’nun Türklere kapılarını açan kahraman ordumuz; Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle de Anadolu topraklarının “Türk Vatanı" olduğunu önünde durulmaz bir iradeyle düşmana ispatlamıştır. Yine ulusumuzun iradesiyle Cumhuriyet kurulmuştur. Atatürk, ünlü "Nutuk"unda Kurtuluş Savaşı’nı anlatır. Her Türk vatandaşı okuması gereken Nutuk (Söylev)’da Atatürk savaşa nasıl hazırlandığımızı da anlatmaktadır. O’ndan öğrendiğimize göre: Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı ve İnönü Savaşları kahramanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa büyük bir gizlilik içinde taarruz plânlarını hazırlarlar. 1922 Ağustos ayında Türk Ordusu taarruza geçmek için, Kurmay Heyeti’nce karar verilir. Mustafa Kemal, İsmet Bey, Fevzi Çakmak ve diğer paşalar ile kurmaylar; savaşı yönetmek üzere Kocatepe’ye gelirler. 26 Ağustos sabah, saat 05.30’da Türk topçu birlikleri Afyon’un güneyinden düşman siperlerini ateşle vurmaya başlar. Ardından piyadeler hücuma geçerler. Plânlandığı gibi Büyük Taarruz devam eder ve düşman gerilemeye başlar, bozguna uğrayarak ikiye ayrılır. 30 Ağustos’a kadar düşman ordusu çembere alınır. 30 Ağustos sabahı, 1. Ordu ve avcı hatlarını ile 4. Kolordu’yu denetleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa; saat 14.00’da Aslıhanlar yakınındaki "Komuta Karargâhından taarruz emrini verir. Dumlupınar’da ordumuz düşmana son darbeyi vurur. Düşman askerleri kaçmaya başlar. Mustafa Kemal Paşa; kaçan düşman askerlerini kovalamak için, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!" komutunu verir. Yunan Başkomutanı General Tikopıs dâhil çok sayıda esir alınır. Şahlanan Türk Ordusu düşman güçlerini İzmir’e kadar kovalar. 9 Eylül 1922 günü Türk Ordusu İzmir’e girer. Batı Anadolu’yu yakan yıkan düşman kuvvetleri canlarını zor kurtararak, geldikleri gibi gemilere binerek giderler. 30 Ağustos 1922 tarihi, Türk ulusunu esir etmek isteyen emperyalist güçlere karşı; kadınıyla çocuğuyla, ordusuyla topyekûn verdiği bir savaşın ve ulusal benliğini kurtardığı ve Zafer Destanı’nın yazıldığı gündür. Bu mutlu günde, zaferi bizlere yaşatan Atatürk ve silah arkadaşları ile kahraman Türk Ordusu’na şükran ve minnetlerimizi sunarken, ulusumuza da Zafer Bayramı kutlu olsun...
Süleyman ÖZBAKIŞ
Türk tarihi zaferlerle doludur. Ama 30 Ağustos 1922 zaferle sonuçlanan Dumlupınar Savaşı, Türk ulusunun yeniden dirilişidir. 26 Ağustos.1071 Malazgirt Savaşıyla Anadolu’nun Türklere kapılarını açan kahraman ordumuz; Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle de Anadolu topraklarının “Türk Vatanı" olduğunu önünde durulmaz bir iradeyle düşmana ispatlamıştır. Yine ulusumuzun iradesiyle Cumhuriyet kurulmuştur. Atatürk, ünlü "Nutuk"unda Kurtuluş Savaşı’nı anlatır. Her Türk vatandaşı okuması gereken Nutuk (Söylev)’da Atatürk savaşa nasıl hazırlandığımızı da anlatmaktadır. O’ndan öğrendiğimize göre: Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı ve İnönü Savaşları kahramanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa büyük bir gizlilik içinde taarruz plânlarını hazırlarlar. 1922 Ağustos ayında Türk Ordusu taarruza geçmek için, Kurmay Heyeti’nce karar verilir. Mustafa Kemal, İsmet Bey, Fevzi Çakmak ve diğer paşalar ile kurmaylar; savaşı yönetmek üzere Kocatepe’ye gelirler. 26 Ağustos sabah, saat 05.30’da Türk topçu birlikleri Afyon’un güneyinden düşman siperlerini ateşle vurmaya başlar. Ardından piyadeler hücuma geçerler. Plânlandığı gibi Büyük Taarruz devam eder ve düşman gerilemeye başlar, bozguna uğrayarak ikiye ayrılır. 30 Ağustos’a kadar düşman ordusu çembere alınır. 30 Ağustos sabahı, 1. Ordu ve avcı hatlarını ile 4. Kolordu’yu denetleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa; saat 14.00’da Aslıhanlar yakınındaki "Komuta Karargâhından taarruz emrini verir. Dumlupınar’da ordumuz düşmana son darbeyi vurur. Düşman askerleri kaçmaya başlar. Mustafa Kemal Paşa; kaçan düşman askerlerini kovalamak için, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!" komutunu verir. Yunan Başkomutanı General Tikopıs dâhil çok sayıda esir alınır. Şahlanan Türk Ordusu düşman güçlerini İzmir’e kadar kovalar. 9 Eylül 1922 günü Türk Ordusu İzmir’e girer. Batı Anadolu’yu yakan yıkan düşman kuvvetleri canlarını zor kurtararak, geldikleri gibi gemilere binerek giderler. 30 Ağustos 1922 tarihi, Türk ulusunu esir etmek isteyen emperyalist güçlere karşı; kadınıyla çocuğuyla, ordusuyla topyekûn verdiği bir savaşın ve ulusal benliğini kurtardığı ve Zafer Destanı’nın yazıldığı gündür. Bu mutlu günde, zaferi bizlere yaşatan Atatürk ve silah arkadaşları ile kahraman Türk Ordusu’na şükran ve minnetlerimizi sunarken, ulusumuza da Zafer Bayramı kutlu olsun...
Süleyman ÖZBAKIŞ
ANNE ÖZLEMİ
ANNE ÖZLEMİ
Küçükken kulamıza fısıldanan sözcükler bir gün gelir dünyamız olur. Ne söylenirse onu yaparız. Canım annem, her sabah uyandığımda, yanıma gelir, beni öper ve bana telkinlerde bulunurdu. Annem bana “ Her şeyi öğreneceksin zamanla, ama şunu asla unutma, sevginin açamayacağı hiçbir kapı, yıkamayacağı hiçbir duvar yoktur.” derdi. Ne bilsin annem çelik kapıların yapıldığını. Tek kapıda üç dört kilidin bulunduğunu. Beklide onun gördüğü, bizim bahçe duvarı ve babamla birlikte, elleriyle yaptıkları evimizin duvarlarıdır. İnsan duvarlarını hiç düşünmemişlerdi. Böyle duvarları görmemişlerdi hayatlarında. Ben kısa bahçe duvarları olan ve her kapının açık olduğu günlerde büyüdüm. Duyduğum her sözü doğru, anlattığım her şeyin yerini bulduğunu sanırdım.
AİLE YAPISININ ÖNEMİ
Evet, anne senin her gün bıkmadan, usanmadan, anlattıklarına karşılık, şimdi hayat her gün söylediklerini yalanma mücadelesi veriyor. Bir kapı çaldığında yüze gülenler arkanı döndüğünde kapı arkasından yankılan sesleriyle “Kandırdık” çığlıkları atılıyor. Şimdi anne insanlar arasında sevgi saygı kalmadı. Bir kıskançlık, bir dedikodu ve dolandırıcılık var. Aynı binada oturan insanlar birbirini tanımıyor. Selâm bile vermiyor. Topluluğumuzda sosyal adalet kalmadı. Devletin kayıtlarına göre 3 milyon 800 bin issiz var. Aileleriyle ve kayısız olanları da, hesaba katarsak, 20 milyon aş ve ekmek bakliyen var. Bir taraf da zengin. Pavyonlarda., barlarda, diskoteklerde, su gibi içki tüketenler var. Aile yapılarını sorarsan “Oğlan züppe, kız hoppa, ana sürtük, baba kaz” Senin günlerini özlüyorum anne. Sen koşuların beylerine “Bunlar senin amcaların, büyük çocukları ağabeylerin ve ablaların” derdin. Onları babamız kadar sever ve sayardık. Çocuklarına abi ve abla derdik. Şimdi misafirliğe gittiğimizde, kahve ve çay ikram ediliyor. Canım annem seninle gittiğimiz zaman, ceviz, kuru üzüm, bastık, üzüm sucuğu ikram derlerdi. O günleri ve seni çok özlüyorum anne
İÇİMİZDEKİ SEVGİ
Sen “İçindeki sevgiyi tüketme” derdin. Onu tüketmemek için duvarlar örmüşüm. Ne geçit ve ortada o duvarı delecek bir tek sevgi kırıntısı yokken, hem de kapıyı “Kim o?” demeden açamıyorum. Göz boyamak için gözünün içine baka baka kimse yalan söylemedi sana. Her derdine koştuğun yanında oldu senin. Herkes ne yaşarsa, ona inanıyor insan bu dünyada.
Şimdi yiyeceklerimiz de değişti anne. Senin ocakta veya kömürde pişirdiğin o leziz yemekleri özlüyorum anne. Meyvelerde değişti. Hepsi hormonlu. Sen nerden bileceksin hormonu, hiç duymamıştın ki. Senin zamanında çok tatlıydı ve hormonsuzdu yediklerimiz anne.
Boyumu senle ölçtüğümü, pazara giderken elimden tuttuğunu, beni ilkokula yazdırırken o gülüşünü asla unutmadım anne. Bazı zamanlarda seni kırdığımda bile, o şefkat dolu yüreğinle, bana kızmazdın. Karşına gelip ağlamaklı durumda olsam, yine aynı sevgiyle sarılıp öperdin yanaklarımdan. Nasıl bir sevgi bu. Efsane bir aşk, fedakâr bir sevgi bu. Allah’tan bir lütuf ve sesiz bir armağan. Ne kadar çok yazsam, ne kadar güzel söz söylesem bu dünyada yetmez. Bilirim, çünkü sen annesin.
Süleyman ÖZBAKIŞ
26 Ağustos ay ve gün olarak Türk Milletinin zaferler kazandığı bir tarihtir. Ağustos ayı, ay olarak Türk tarihinde zaferlerle bezenmiş bir aydır. Bunun sebebi bu ay Türk milletinin seferler düzenlediği aylardan savaş için en uygun ay olmasıdır. Bu tarihte gerçekleşen zaferden sonra Türk milleti Anadolu toprağına sahip olmuş. Anadolu’ya vatan diyebilmiştir. 26 Ağustos 1071 tarihinde gerçekleştirilen Malazgirt Meydan Savaşı ve zaferidir. Bundan 928 yıl önce gerçekleşen bu savaş ve zafer sanıldığı gibi sadece Doğu Türklerinin yani Oğuzların zaferi değildir. Tabii ki yine bazı kesimlerin belirttiği gibi islâmın zaferi de değildir. Bu zafer Peçenek ve Guz ile Batı Türkleri ile beraber Selçuklu ordusunu oluşturan Oğuzların topluca elbirliği ve ulus bilinciyle kazandıkları bir zaferdir. Şayet Bizans saflarında olan Guz ve Peçenek Türkleri onlara ihanet edip bizim yani Selçukluların safına geçmeseydi, bu zafer bu kadar kolay kazanılır mıydı? Kimbilir belki de kazanılmayabilirdi. Bu nedenle bu zafer doğusuyla batısıyla Türk’ün Türklerin zaferidir. İslama dahil diğer milletlerin bir katkısı yoktur. Bu böyle bilinmeli böyle değerlendirilmelidir.26 Ağustos ikinci tarihi icraat 1922’de gerçekleşen Büyük Taarruzun başlamasıdır. Bundan 86 yıl önce başlayan bu savaş da sadece Türk Milletinin zaferidir. Buna da başka İslam milletlerin fiili katkısı yoktur. Hatta İslam toplumunu temsil eden Halife karşı gruba mütemayildir. Bütün bunlardan sonra 26 Ağustos tarihindeki Malazgirt Savaşı ve zaferi de Büyük Taarruz ve onun getirdiği zafer de Türk milletinin zaferidir. Türk milliyetçiliğinin zaferidir. Ulus devlet anlayışının zaferidir diyebiliriz. Bazılarının bu zaferleri İslama maletmesi yanlıştır. Ancak İslamın verdiği manevi kuvvetin etkileri olması doğaldır. Tekrar ediyorum Malazgirt zaferi de Büyük Taarruz Türk milletinin, Türk ulusculuğunun zaferidir. Malazgirt zaferinin 937. yıldönümü, Büyük Taarruzun 86. yıl dönümü, bu tür zaferler nedeniyle bu 26 Ağustosta başladığı kabul edilen zafer haftası ordusuyla siviliyle milletimize kutlu olsun. Bu savaşlar nedeniyle verilen şehitlerimizin ruhu ve onların komutanlarının ruhu şad olsun.Türk milleti olusunun birlik ve beraberliğinin Anadolu’yu ona vatan yaptığının bilincine varsın ve ona sahip çıksın.
Değerli okurlarım 26 Ağustos ay ve gün olarak Türk Milletinin zaferler kazandığı, bunu müteattit defalar tekerrür ettirdiği bir tarihtir. Değerli okurlarım zaten Ağustos ayı, ay olarak Türk tarihinde zaferlerle bezenmiş bir aydır. Bunun sebebi bu ay Türk milletinin seferler düzenlediği aylardan savaş için en uygun ay olmasıdır.İşte bu ayın 26. günü Türk Zaferlerinden iksinin gerçekleşmesi açışından önemli bir tarihtir. Bu tarihte gerçekleşen bu icraatlerle Türk milleti Anadolu toprağına sahip olmuş. Anadolu’ya vatan diyebilmiştir. Bu icraatlerden ilki 26 Ağustos 1071 tarihinde gerçekleştirilen Malazgirt Meydan Savaşı ve zaferidir. Bundan 937 yıl önce gerçekleşen bu savaş ve zafer sanıldığı gibi sadece Doğu Türklerinin yani Oğuzların zaferi değildir. Tabii ki yine bazı kesimlerin belirttiği gibi islamın zaferi değildir.Bu zafer Peçeneği ile Guz ile Batı Türkleri ile beraber Selçuklu ordusunu oluşturan Oğuzların topluca elbirliği ve ulus bilinciyle kazandıkları bir zaferdir. Şayet Bizans saflarında olan Guz ve Peçenek Türkleri onlara ihanet edip bizim yani Selçukluların safına geçmeseydi, bu zafer bu kadar kolay kazanılır mıydı? Kimbilir belki de kazanılmayabilirdi. Bu nedenle bu zafer doğusuyla batısıyla Türk’ün Türklerin zaferidir. İslama dahil diğer milletlerin bir katkısı yoktur. Bu böyle bilinmeli böyle değerlendirilmelidir.26 Ağustos ikinci tarihi icraat 1922’de gerçekleşen Büyük Taarruzun başlamasıdır. Bundan 86 yıl önce başlayan bu savaş da sadece Türk Milletinin zaferidir. Buna da başka İslam milletlerin fiili katkısı yoktur. Hatta İslam toplumunu temsil eden Halife karşı gruba mütemayildir. Bütün bunlardan sonra 26 Ağustos tarihindeki Malazgirt Savaşı ve zaferi de Büyük Taarruz ve onun getirdiği zafer de Türk milletinin zaferidir. Türk milliyetçiliğinin zaferidir. Ulus devlet anlayışının zaferidir diyebiliriz. Bazılarının bu zaferleri İslama maletmesi yanlıştır. Ancak İslamın verdiği manevi kuvvetin etkileri olması doğaldır. Tekrar ediyorum Malazgirt zaferi de Büyük Taarruz Türk milletinin, Türk ulusculuğunun zaferidir. Malazgirt zaferinin 937. yıldönümü, Büyük Taarruzun 86. yıl dönümü, bu tür zaferler nedeniyle bu 26 Ağustosta başladığı kabul edilen zafer haftası ordusuyla siviliyle milletimize kutlu olsun. Bu savaşlar nedeniyle verilen şehitlerimizin ruhu ve onların komutanlarının ruhu şad olsun.Türk milleti olusunun birlik ve beraberliğinin Anadolu’yu ona vatan yaptığının bilincine varsın ve ona sahip çıksın.
Değerli okurlarım 26 Ağustos ay ve gün olarak Türk Milletinin zaferler kazandığı, bunu müteattit defalar tekerrür ettirdiği bir tarihtir. Değerli okurlarım zaten Ağustos ayı, ay olarak Türk tarihinde zaferlerle bezenmiş bir aydır. Bunun sebebi bu ay Türk milletinin seferler düzenlediği aylardan savaş için en uygun ay olmasıdır.İşte bu ayın 26. günü Türk Zaferlerinden iksinin gerçekleşmesi açışından önemli bir tarihtir. Bu tarihte gerçekleşen bu icraatlerle Türk milleti Anadolu toprağına sahip olmuş. Anadolu’ya vatan diyebilmiştir. Bu icraatlerden ilki 26 Ağustos 1071 tarihinde gerçekleştirilen Malazgirt Meydan Savaşı ve zaferidir. Bundan 937 yıl önce gerçekleşen bu savaş ve zafer sanıldığı gibi sadece Doğu Türklerinin yani Oğuzların zaferi değildir. Tabii ki yine bazı kesimlerin belirttiği gibi islamın zaferi değildir.Bu zafer Peçeneği ile Guz ile Batı Türkleri ile beraber Selçuklu ordusunu oluşturan Oğuzların topluca elbirliği ve ulus bilinciyle kazandıkları bir zaferdir. Şayet Bizans saflarında olan Guz ve Peçenek Türkleri onlara ihanet edip bizim yani Selçukluların safına geçmeseydi, bu zafer bu kadar kolay kazanılır mıydı? Kimbilir belki de kazanılmayabilirdi. Bu nedenle bu zafer doğusuyla batısıyla Türk’ün Türklerin zaferidir. İslama dahil diğer milletlerin bir katkısı yoktur. Bu böyle bilinmeli böyle değerlendirilmelidir.26 Ağustos ikinci tarihi icraat 1922’de gerçekleşen Büyük Taarruzun başlamasıdır. Bundan 86 yıl önce başlayan bu savaş da sadece Türk Milletinin zaferidir. Buna da başka İslam milletlerin fiili katkısı yoktur. Hatta İslam toplumunu temsil eden Halife karşı gruba mütemayildir. Bütün bunlardan sonra 26 Ağustos tarihindeki Malazgirt Savaşı ve zaferi de Büyük Taarruz ve onun getirdiği zafer de Türk milletinin zaferidir. Türk milliyetçiliğinin zaferidir. Ulus devlet anlayışının zaferidir diyebiliriz. Bazılarının bu zaferleri İslama maletmesi yanlıştır. Ancak İslamın verdiği manevi kuvvetin etkileri olması doğaldır. Tekrar ediyorum Malazgirt zaferi de Büyük Taarruz Türk milletinin, Türk ulusculuğunun zaferidir. Malazgirt zaferinin 937. yıldönümü, Büyük Taarruzun 86. yıl dönümü, bu tür zaferler nedeniyle bu 26 Ağustosta başladığı kabul edilen zafer haftası ordusuyla siviliyle milletimize kutlu olsun. Bu savaşlar nedeniyle verilen şehitlerimizin ruhu ve onların komutanlarının ruhu şad olsun.Türk milleti olusunun birlik ve beraberliğinin Anadolu’yu ona vatan yaptığının bilincine varsın ve ona sahip çıksın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)