30 Ekim 2009 Cuma

İSLAMİYET VE TOPLUM

İSLÂMİYET VE TOPLUM

Yüce ve yüksek dinimiz İslâmiyet Dünyamıza niçin gelmiştir? Dünyamızın kirli çehresini düzeltmeye, zulmün saltanatını yıkaya, kula kul olmaya değil, sadece insanı Allah’a (cc) döndürmek ve ilahi prensipleri ortaya koyarak toplumun huzuru ve saadeti için dünyaya gelmiştir.
İslâmiyet bütün sapık düşünceleri çürüten, küfür ve zulme son veren yegâne bir nizamdır. İslâmiyet’te yaratma, öldürme, diriltme, ahlâkî hükümleri koyma, helâl ve haram hudutlarını belirleme, rızık verme ve alma yetkisi yalnız Allah’a(cc) aittir.
Peygamberimiz(s.a.v.) “İslâmiyet daima yücedir. O’nun yerine hiçbir beşeri sistem, hiçbir nizam yükseltilemez.” Toplumda yaşayan insanlar, ilahî prensipleri, ayet ve hadisleri, benimsemezse, toplumda huzursuzluk, mutsuzluk, ahlâksızlık, hak ihlâlleri, eşitsizlik, adaletsizlik, zulüm ortaya çıkar. Eğer insanlar, inançta, ibadette, ahlâkta ve ilahi prensiplerde, kendilerini en üst düzeye ulaştıracak yegâne sistem olan İslâmiyet’e sarılırlarsa ideal bir toplum kurmayı başaracaklardır. Bugünkü insanlığın kurtuluşu bu ilahî prensiplere ve ilahî düsturları tanımasından geçer. İnsanlar İlahî prensiplere dönmedikçe toplum içinde, kendinden utandığı, zulümlerin işlendiği, huzurun ve güvenin olmadığı bir toplumda bulur.
Bugün dünyamızda İslâmiyetin dışında birçok sistem vardır. Örneğin; Kapitalizm, Metayalizm, Siyonizm gibi. Bu sistemlerin hepisinin temelinde, başkalarını sömürme zihniyeti vardır. Amerika, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya gibi ülkelerde var olan sistem budur.
Allah’ü teaâla, adaletle hükmedilmesini, dürüst olunmasını, yalan, rüşvet, çalma-çırpma olmamasını istemektedir. İslâmiyet’te de insanların hak ve hukuklarının çiğnenmesini hatta hayvan, eşya ve çevrenin dahi korunması prensipleri vardır.
İslâm toplumlarında insana zulüm etme, haksızlığa, adaletsizliğe, cahilliliğe, uyuşturuculara karşıdır. Birbirlerini zeğin-fakir, siyah-beyaz. Türk-Arap, Asyalı-Avrupalı olarak değil, taklavalarına (Allah’ın emir ve yasaklarına uyan, Yüce Allah’ı gücendirecek en ufak tavır ve hareketlerden sakınma) göre değerlendirirler.
Maalesef, günümüzde Müslümanlar, güzel dinimizi, çeşitli sebeplerden, dolayı aynı güzellikte yaşamıyorlar. Merhum Mehmet Akif’in dediği gibi, bugünkü Müslümanlar;
Müslümanlık nerde? Bizden geçmiş insanlık bile
Âlem aldatmaksa maksat aldanan yok nafile
Kaç Müslüman gördümse hep makberde
Müslümanlık bilmem ama galiba yükseklerdedir.

Süleyman ÖZBAKIŞ

12 Ekim 2009 Pazartesi

OKÜLLARIMIZDA EĞİTİMİN ÖNEMİ

OKULLARIMIZDA EĞİTİMİN ÖNEMİ

Toplumda eğitimin amacı, yeni kuşaklara bir kültür birikimini aktarmak, gençlerin davranışını yetişkinlerin hayat tarzı yönünde biçimlendirmek ve onları gelecekteki toplumsal yönlerine doğru yönelmektir. Bu eğitimi okullarda ya da okul niteliği taşıyan kuruluşlarda öğretmenliği meslek edinmiş kişilerce sürdürülür.
Çağdaş bir toplum olabilmek ve yarınlarımızı güvence altına alabilmek için öğrencilerimizi bireysel ve toplumsal düzeyde, onların yetenek ve niteliklerini ancak çağdaş ve kaliteli eğitim ile harekete geçirebiliriz.
Eğitimde kaliteyi yakalamamış toplumlar diğer sahalarda ne kadar başarılı olursa olsunlar hiçbir zaman başarıda kalıcı olamazlar. Onların başarısı bir denizköpünden farksız olamaz.
Atatürk diyor ki ” Eğitim bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüce bir sosyal toplum halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalet terk eder.” Öğretmenim, ülkemizde barışı, kardeşliği bayraklaştırmak istiyorsanız, önce kendi gönlünüzle başarmak üzere, öğrencilerinizin gönlüne bir kaneviçe işler gibi sevgiyi işlemelisiniz. Öğrencilerinizin yamaçlarında sevgi tohumları yeşermedikçe ve öğrencilerinizin bağrına bahar yağmurları gibi sevgiyi yağdırmadıkça, dünyada kan ve gözyaşı eksik olmayacaktır.
Ahlaki değerlerimize önem vermedikçe, toplumumuzda aile değerlerimiz zayıflamış, aile fertlerinin birbirine saygısı kalmamıştır. Eğitim bir sevda, bir yürek işidir. Öğretmenlik ise bir gönül işidir. Yüreğini ortaya koymayan ve gönlünde zerre kadar öğrenci sevgisi olmayan öğretmenler bu çetin sorumluluğun altından kalkamazlar.
Eğitim sistemimiz, eğitim-öğretim hep eğitimi baştan söyleriz. Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişleri ve Milli Eğitim Müdürlüğü müfettişleri, okullarımızdaki eğitim-öğretim çalışmalarını denetlerken, yalnız öğretimi denetliyorlar. Öğretmen öğrencilerini bilgi yönünden iyi yetiştirmiş mi? Eğitimi asla denetlemezler. Öğretmenim, öğrencilerinizin kafasına bütün dünya bilgilerini koyun. Ama bu öğrencilerinizde ahlâki değerlerimiz yoksa onların kafasında sevgi, saygı, hoşgörü, vatan sevgisi, bayrak sevgisi, Atatürk sevgisi ve ana-baba sevgisi yoksa bu öğrenciniz iyi bir mevkiye gelir. Ama köşeyi dönmek için her türlü ahlâksızlıkları yapar. Topluma zararlı bir insan olur.
Öğrencinin eğitimi ailede başlar. Ama anne ve baba iyi bir eğitimci olamaz. Ya çocuğu şımartır, ya da bir baskı uygular. İşte bu nedenle çocuğun eğitimi ilköğretim 1. sınıfından başlar. Bu eğitimi 5 sene boyunca sınıf öğretmeni verir. Bu sınıf öğretmeni ideal bir öğretmense öğrencilerinin geleceği iyi olur. Sınıf öğretmeni ideal bir öğretmen değilse öğrencilerinin geleceği karanlık olur.
Hayatımıza bilgisayar girdiyi için öğretmenlerimizde pasif duruma geldi. Okutacağı sınıfın yıllık, ünite ve hatta günlük plânlarını bilgisayardan çıkarıyor. Okul müdürü de imzalıyor. Acaba bu plânlar kendi bölgesine göre hazırlanmış! Hayır. Gelecek bir günde sınıfında neler yapacağını nasıl bilir? Bilgisayardan çıkarılan günlük plân kendi sınıfının seviyesine göre mi hazırlanmış? Hayır. Bir öğretmen sınıfına girmeden, sınıfında hangi konuyu işleyeceğini, neler yapacağını, öğrencilerin seviye durumunu, neler öğreteceğini, dersin amacını, kullanacağı araç ve gereçleri önceden plânlamalıdır. Ders içinde zaman zaman da eğitime önem vermeli. Öğrencilerine sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü vermelidir.


Süleyman ÖZBAKIŞ Ö

11 Ekim 2009 Pazar

sosyal adalet

YURDUMUZDA DEMOKRASİ

Yurdumuzda demokrasinin oluşumu ve gelişimi için öncelikle, kendi değerleriyle çatışmayan, bindiği dalı kesmeyen, uluslar arsı düşünüp, kendi ülkesinde uygulayabilen, aydınlara, akademisyenlere ve politikacılara ihtiyaç vardır. Özünde tartışmalı konu olan demokrasi, yurdumuzda uygulanmaya çalışılan bir modeldir. Esasında neyi getirdiğini, neyi götürdüğü tartışılmalıdır. Günümüzde ise demokrasiye üstün bir anlam yüklenmiş, hemen her ülke kendi yönetim sistemini demokratik olarak nitelendirmektedir. Yurdumuzda ise anayasaya göre demokratik bir devlettir.
Bugünün demokrasilerinde "oyu verme, sonra koyuverme (iktidarı kendi haline bırakma)" yoktur. Sivil toplum, örgütler hem denetim yaparlar hem de belli bir düzen ve sınırlar içinde yönetime katılırlar. Peki, yurdumuzda demokrasi teoriye ne kadar uygun? Bir kere Batı'da ordunun yönetime katılması, siyaset yapması, hele hele darbe yapması mümkün değildir, düşünülemez. Bizde bugüne kadar bunlar olagelmiştir, bugünlerde "artık olmaz herhalde" noktasına gelinmiş gibidir. . Batı'da yasama ile yargı ve yürütme arasındaki denge daha iyi kurulmuştur. Demokrasinin olmazsa olmazı olan "halkın egemenliği" ilkesi etkilidir; sonuçta ülkeyi atanmışlar değil, seçilmişler yönetir. Bizde ise bu denge henüz kurulabilmiş değildir. Halka güvenmeyenler, kendilerince bazı tehlikeleri, olumsuz gelişmeleri engellemek için "halkın egemenliğini" sulandırmışlar, işlemez hale getirmişlerdir. Bugünkü uygulama ile zengin daha zengin, fakirin sadece karnını doyuran fakir olmuştur.
Bugün ülkemizin İlköğretim okullarında, öğretmen sınıfa sopa ile giriyorsa, liselerimizde despotça bir uygulama yapılıyorsa, zengin kapitalist işçisini eziyorsa, aile içinde şiddet uygulanıyorsa, bu ülkede demokrasiden bahsetmek mümkün mü?

Süleyman ÖZBAKIŞ

sosyal adalet

SOSYAL ADALET

Sosyal adalet, milli gelirin en uygun şekilde taksimini sağlar. İstismarı, sömürücülüğü ortadan kaldırır. Sermayenin çok küçük ve belirli bir zümre elinde toplanmasını önler. Herkese kendi ölçüsünde hayat hakkı verir. Sınıf ve zümreler arasında düşmanlık bulunmayan bir topluluk meydana getirir. Böyle bir toplumda vatandaşlar, yaşadığı ve gelecek yaşantısı bakımından kendini mutlu ve emniyette hisseder. Hz. Ömer (r.a.) bir Yahudi’nin dilendiğini görür. Niçin? Dilendiğini sorar. Kazanma gücü olmadığını öğrenir. Yahudi’ye şöyle der. “Biz sana adil davranmadık. Varlıklıyken senden cizye(Gayr-i Müslimlerin, mal, namus ve canlarını korumak karşılığında devlete verdikleri bir çeşit vergi) aldık. Zayıf olduğunda seni ihmal ettik.” Çevresindekilere dönerek “Beytülmalden bu adama yetecek kadar ayırın” buyurur. İşte sosyal adalet.
Devlet kurumlarının çeşitli kurumlarında seçimle veya tainle atananlar, millet adına kendisine verilen görevden sorumludur. Aile reisliğini üstlenen baba veya anne de ailesine karşı ve topluma karşı mükellefiyet olarak sorumludur. Devlette vatandaşına karşı sorumludur.
Bizim toplumumuzda sosyal adalet var mı dersiniz? Zannetmem, herhalde gülersiniz. Bir tarafta eğlence yerlerinde, diskolarda su gibi para harcayanlar, yatlarda, katlarda yaşayanlar var. Bir tarafta evine bir ekmek alabilmek için, kâğıt mendil satanlar var. Kartondan yorgan yapanlar. Çöpten ekmek arayanlar. Yırtık ayakkabısıyla okula giden çocuklar var. Aylarca, hatta yıllarca, mahkemelerimizde sonuçlanmayan davalar var. Mahkemede dayısı olan var! Bir tarafta kıt kanaat geçinen memur, bir tarafta maaşlarını kat, kat artıran, parlamentomuz var. Bir tarafta adaletsiz atamalar var. Nerde sosyal adalet?
İslâm hukukunda sorumluluklar, “Emanet” kavramıyla izah edilir. Kuran-ı Kerim’de “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah size ne güzel öğüt veriyor. Doğrusu Allah işitendir, görendir” (Nisa 58) buyruluyor.

Süleyman ÖZBAKIŞ

10 Ekim 2009 Cumartesi

NEDEN KİTP OKUMUYORUZ?

NEDEN KİTAP OKUMUYORUZ?

Toplum olarak araştırmacı değiliz. Araştırmayı bırakın, okuyan bir toplum olamadık. Dergi okuyan %4 kitap okuyan %4,5 gazete okuyan %22. Çocuklarımızı neden okumanın içine çekemiyoruz? Onlara neden örnek olamıyoruz? Okul çağlarımızda “Türküm doruyum “ diye her ilerleyen yıllarda sabah and içtik. İlerleyen yıllar da ne yaptık? Neden birbirlerimizi aldatma ihtiyacını duyduk? Davranışlarımızda ne neden samimi olamadık? Ne den çarşıda, pazarda birbirimizi sömürüyoruz?
Aslında sınıfa girmeden önce söylediğimiz andımızın yanında Türk’üm, doğruyum, çalışkanım, Çok kitap okuyup, araştıracağıma
Büyüdüğümden rüşvet almayacağıma, Ülkemin kaynaklarını en iyi kullanacağıma, Menfaat için riyakâr olmayacağıma, Dış borçlarımızı en kısa zamanda ödeyeceğime Stadyumlarda adam gibi maç seyredeceğime, Birlik ve beraberlikten ayrılmayacağıma, Hormonlu tarım ürünleri üretmeyeceğime, Kaliteli ürünler üreteceğime, Doktor olursam, hastalarıma iyi bakacağıma, Büyüklerime saygı, küçüklerime saygılı olacağıma Namusum üzerine and içerim…” şeklinde and mı içmemiz gerekmez mi? Kitap okuma demiştim. Toplu taşım araçlarında, parklarda ve diğer dinlence yerlerinde bizlerden hiç kitap okuyanları gördünüz mü? Görsek bile çok nadir değil mi? Çoğumuzun, bırakın Türkiye’sini zor gezdiği, yurtdışını bile görmediği, ama bir yıl boyunca deyim yerindeyse eşek gibi çalışan, ancak tatilini de bir ay içinde keyifle yapan yabancı turistleri tatil köylerinde hiç izlediniz mi? Çoğunun elinde kitap vardır. Şimdi sizlere ülkelerin kitap okuma oranı hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Önce ülkelerin kişi başına yatırımlarını vereyim. Norveçliler kişi başına kitaba yılda 137 dolar, Almanlar 122 dolar, İsveçli, Avusturyalı ve Belçikalılar 100 dolar, Amerikalılar 95 dolar harcarken biz ise, yılda kitap için yalnızca 0.45 dolar harcıyoruz. Kitap okuma oranları da karşılaştırdığımızda gelişmiş ülkelerle aradaki "derin uçurum" daha da belirgin hale geldiği görülüyor. Bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Fransız 7 kitap okuyor. Oysa dikkatinizi çekerim, Türkiye'de ancak 6 kişi yılda 1 kitap okuyor. Mutlu ve refah bir Türkiye’ için, “ HAYDİ HERKES KİTAP OKUMAYA...


Süleyman ÖZBAKIŞ

KİLİSTE HAMAM KÜLTÜRÜ

KİLİS’TE HAHAM KÜLTÜRÜ

Kilis, Türk Memluk’lara, 266 yıl bağlı kalmıştır. Kilis’in hamam kültürü de o yılardan başlar. Kilis halkı hamamı bir çevre ve insan temizliğini anlayışıyla ele almıştır. Eskiden cadde ve sokaklarımız ve evlerimizin damları topraktı. Sokaklarımızdaki ve evlerimizdeki atıklar ve çöpler toplanarak ikiye ayrılırdı. Organik ve diğer atıklar “Kömelik” denen şehrin dışında bir yerde toplanırdı. Bu biriken çöplerin yanması sonucunda, Kilis sebze bahçecileri bu atıkları gübre olarak kullanırlardı. Selülozik atıklar, ekseri eşeklerin üzerinde bulunan “Şilif” denilen iki gözlü bir hurca ”Külhan zibili” olarak toplanır ve hamamlarda yakıt olarak kullanılırdı. Hamam suyunu ısıtmak için su kazanının altına atıldığı yere “Külhan” yakıtı kazan altına atana da ”Külhancı”denirdi.
Kilis’te Hoca Hamamı, Paşa Hamamı, Tuğla Hamamı, Eski Hamam, Hasan Bey Hamamı ve Şemsi’nin Hamamı olmak üzere altı hamam vardır. Bu hamamlardan üçü çalışıyor. Üçü çalışmıyor. Hoca Hamamı, Paşa Hamamı ve Hasan Bey Hamamı çalışmaktadır. Bu üç hamam da, dün olduğu gibi bu günde, sabah saat 10-17 arası kadınlara, 17- 22 arası ve sabah 6-10 arası erkeklere hizmet vermektedirler.
Eskiden düğünlerde hamamlarda yapılırdı. Düğünden öce gelin, akrabaları ve damat tarafı da komşuları “Gelin Hamamı” olarak hamama davet edilirdi. Hamamda görevli “Natıra” denen bir kadın, gelir gelinin eşyalarını hamama getirirdi. Hamamda gelini yıkayana da ”Keyme” denirdi. Hamamda köfte yoğrulur, bir darbuka eşliğinde çalınıp oynanırdı. Buradaki amaç gelinin vücudunda herhangi bir olumsuzluk var mı? Ona bakılırdı. Düğün günüde hamamın ilk giriş bölümünde, gelin süslenen bir sandalyeye oturtulur, kadınlarda çevresinde şarkılar ve türkülerle oynarlardı. Hamamda yapılan bu düğünlerde çalgıcılar “Kör Elif” ve “Defçi Zennüp” isimli iki kadındı. Onlar çalardı. “Kör Elif” (Gerçekten gözleri kördü) zilli def çalar, “Defçi Zennüp”te darbuka çalardı. Şarkı ve türkülerin yanında sık sıkta maniler söylenirdi.

Ay doğar elek gibi Bahçelerde hıyar
Gün doğar melek gibi Kabuğunu kim soyar
Biz bir gelin aldık Oğlan güzel kız güzel
Dondurma bebek gibi Huyları birbirine uyar
Dost dost eheeeyyyyve akabinde zılgıt




Süleyman ÖZBAKIŞ

8 Ekim 2009 Perşembe

iletişim ve insan ilişkileri

İLETİŞİM VE İNSAN İLİŞKİLERİ

İnsanlar arasında kurulan olumlu ilişkilerde iletişimin önemi çok büyüktür. Duygu, düşünce veya bilgilerin, akla gelebilecek her türlü yolla, başkalarına aktarılması iletişimdir. Her canlı değişik yöntemlerle ilişki kurar. Hayvanlar, kimi zaman birbirini koklayarak, kimi zaman da, çeşitli sesler çıkararak, iletişim kurarlar. İnsanlar ise konuşma ve dinleme yeteneğine sahip oldukları için, iletişimi geliştirme şansına sahiptir. İnsan iletişimi, sözlü, yazılı ve hareketleriyle kurar. Sözlü iletişim karşılıklı konuşma ile olur. Yazılı iletişim yazarak kurulur. Örneğin: Not, mektup, gazete, dergi, kitap ve bunlardaki, yazılı işaretler aracılığı ile kurulur. Hareketlerle ise jest, mimik ve çeşitli hareketlerle kurulur. Buna beden dili deyebiliriz. Haretlerle kuracağımız ilişkilerde insanlarla aynı kültürde olmamız gerekir. Aksi takdirde yapacağımız hareket yanlış anlaşılabilir. .Bu tür iletişim yolu genellikle işitme engelli insanlarımız arasında kurulur. Normal insanlarımızda örneğin: selam vererek başı sallamakla da iletişim kurulur.
Kendisini tanıyan ve sahip olduğu özelliklerin farkında olan bir kişi, çevresindeki insanları daha kolay algılar ve tanır. Onlarla daha kolay bir iletişim sağlar. Karşımızdaki insanlarla konuşurken doğal olmalıyız. Yapmacık konuşmalardan, hareketlerden kaçınmalıyız. Karşımızdaki ile göz teması kurmalı onun zihnine ve gönlüne girmeliyiz. Ona daima pozitif enerji vermeye çalışmalıyız. Ses tonumuzu, konunun içeriğine göre ayarlamalıyız. Tek düze bir konuşma kaşımızdakinin dikkatini çekmez. Konuşmayı çok uzun tutmamalıyız. Dış dünyayı karşımızdaki insanın penceresinden, yani onun penceresinden görmeye çalışmalıyız. Bir başka bir deyişle kendimizi onun yerine koymalıyız. Böylece insanlarla kuracağımız iletişimimizin gücü artacaktır.
İletişimizi zorlaştırıcı davranışlarımız ise;
1-Karşımızdaki insanı yönlendirmeye çalışmak
2-Teselli etmek, konuyu değiştirmeye çalışmak.
3-Önyargılı davranmak
4-Çok ve alakasız sorular sormak
5-Kendi düşünce ve fikirlerimizi tek doğru olarak kabul etmek
6-Konuştuğumuz kişinin adını öğrenmeye çalışmak
Ülkemizin geneli göz önüne alındığında ülkemizde en etkili kitle iletişim aracının televizyon olduğu Söyleyebilir
Çünkü televizyon diğer kitle iletişim araçlarından farklı olarak herkesin evinde yaygın olarak kullanılmaktadır.
Süleyman ÖZBAKIŞ

aile yapısının önemi

AİLE YAPIMIZIN ÖNEMİ
Bu gün, batıda aile yapısı can çekişiyor. Hâlâ toplumumuzda batılaşma hevesi var. Batıyı örnek almışız. Hem de ne örnek! Bu güne dek batıdan bir fabrika modeli, bir teknoloji almamışız. Onun yerine saz, bar, disko, pavyon, içkili eğlence yerleri ve ne kadar ahlâksızlıklar varsa onu almışız. Böylece batılılaşma hevesiyle manevi değerlerimizi terk edip, meydana gelen boşluğa da batının yaşayışını doldurmuşuz. Böylece büyük bir tehlike içindeyiz. Sağlam bir aile yapısı olmayan bir milletin, bir devletin ayakta kalması mümkün değildir.
Erdemli ve mükemmel bir toplumun yapısının oluşması için, en önemli şart, hak ve sorumluluk bilinciyle toplumun çekirdek birimi olan aile yapısının sağlam olması gerekir. Aile, insanların doğup büyüdüğü, yetişip geliştiği ve terbiye gördüğü önemli bir birimdir.
Diğer canlılardan farklı olarak dünyaya gelen insanlar, cinsel ihtiyaçlarını, bilinçli ve amaçlı olarak kurdukları, aile düzeni ve disiplini içinde, bugüne kadar taşımışlardır. Nisâ sûresinin ilk ayetlerinde de işaret buyrulduğu üzere bu kurumun başta gelen amacı sağlıklı nesiller yetiştirmek suretiyle insan soyunun devamına katkıda bulunmaktır. Allah (C.C.) bir ayetinde, “Ey insanlar! Biz sizleri bir erkek ile bir kadından yarattık, birbirlerinizle tanışmanız için, milletlere ve kabilelere ayırdık” buyurmaktadır.
Milletimiz tarihi boyunca, her sahada,zaferler ve başarılar kazanmıştır. Bu zafer ve başarıların kazanılmasında, Türk ailesinin çok büyük payı vardır. Geçmişte ki başarılarımızın devamını istiyorsak, aile yapımızı her türlü kötülük ve tuzaklardan korumalıyız. Aynı zamanda milli ve manevî yapısını kuvvetlendirip, sağlıklı bir şekilde devamı sağlanmalıyız. Ailede sevgi en başta gelir. Sonra saygı, güven ve hoşgörü gelir. Bunlar bir ailenin temel taşlarıdır.
Amerikalı bir sosyolog “Türklerin tarihini tetkik ettim. Dikkatimi bir şey çekti. Türler kısa zamanda devlet kurup saltanatlar sürmüşler. Sebebini araştırdım. Şu kanaate vardım. Türklerde çok kuvvetli bir aile yapısı vardır. Kadınla erkeği birbirine bağlayan, kanun gücünden ziyade, din, namus, iffet ve sözdür. Her ne kadar, Osmanlı’da bir Türk erkeği “Üçten dokuza şart olsun” demek suretiyle karısını boşayabiliyor idiyse de, karakter sahibi bir Türk erkeğinin ağzından bu bir çift sözü, çekip alabilmek için dokuz çift manda gücüne ihtiyaç vardır.”

Süleyman ÖZBAKIŞ

7 Ekim 2009 Çarşamba

MİLLİ KÜLTÜRÜMÜZ

MİLLİ KÜLTÜRÜMÜZ

Devletimizi ayakta tutan unsurların başında milli kültürümüz gelir. Hem de çok önemlidir. Çünkü ancak toplumlarda milli kültür oluştuğu zaman, ortaya millet çıkar. Millet ise mutlaka bir devleti oluşturur
Topluluğu oluşturan insanlar arasında, bir bağ vardır. Ayni tür yemekleri yemek, ayni düğünlerde eğlenmek, komşularının sorunları ile ilgilemek, komşunun işini yardımlaşarak yapmak, işte bunlar toplumun kültürel değerleri arasındadır. Aynı zamanda bir toplumun manevi değerleri ile fikir yaşayışı ve sanat varlıklarının tümü de kültürel değerlerimizdir. Uzun zamandan beri, geçerli olan, kültürel kurallara gelenek ve göreneklere uygun hareket etmeye de örf denir.
Herhangi bir şeyin çok eski zamandan beri görüldüğü gibi yapılmasına veya alışkanlığa ise göreneklerimiz denir. Toplumsal yaşamın bazı kuralları vardır. Bu kurallara uyulmasına ve bu kuralların uygulanması da âdetlerimiz denir. Yemek ve sofra düzenlemek. Misafir ağırlamak, bayram ziyaretlerinde ve törelerde bulunmak âdetlerimizdendir.
Yurdumuzun her yöresinde kültür değerleri farklıklar gösterir. Trabzon’da Horon, Burdur’da Teke gibi. Evlenme çağına gelen gençler, ailelerinin onayı alır. Kız isteme, söz kesme, nişan, kına gecesi, düğün sırasıyla devam eder. Askerlik çağına gelen gençler törenlerle davul-zurna ile neşe içinde uğurlanır. Yeni ev alanlara, yeni doğanlara hediyeler götürülür. Bütün bunlar, toplumumuzun bütünleştirici kültürel değerleridir.
Kültürümüzün yöreden yöreye değişen zenginliklerinden biride kıyafetlerdir. Şalvar, bindallı, üçetek, yazma, cepken geneleksel kıyafetlerimizdir
Yurdumuzun her köşesindeki insanlar bizim kardeşlerimiz ve vatandaşlarımızdır. Geleneklerimize, göreneklerimize, âdetlerimize, dinimize, sanatlarımıza, edebiyatımıza ve folklorumuza önem vererek canlılığımızı ve varlığımızı devam ettirebiliriz. Büyük devlet adamı Atatürk’te “Milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır” diyor.

Süleyman ÖZBAKIŞ

MADDE BAĞIMLILIĞI

MADDE BAĞIMLILIĞI
Gençlerimizi ve toplumumuzu derinden etkileyen zararlı alışkanlıklardan biride madde bağımlılığıdır. Bunlar; uyuşturucu maddenin üretimi, uyuşturucu maddenin kaçakçılığı ve bunların bir sonucu olarak ortaya çıkan uyuşturucu maddenin tüketimidir. Madde bağımlılığı ve alışkanlığı nedir? Madde bağımlılığı ile nasıl mücadele edebiliriz? Ülkeler, coğrafi konumları, yaşam tarzları, sosyo-ekonomik durumları ve bölgesel çatışmalar gibi nedenlerle bu sorunu farklı derecelerde yaşamaktadırlar.
Bugün dünyada, nüfusuna göre uyuşturucu bağımlısı sayısı en yüksek olan ülkelerden birinin, son 10 yıldan beri dünyanın en büyük afyon üreticisi olan Afganistan olması şaşırtıcı değildir. Bugün dünyada 140 milyon kişi uyuşturucu kullanmaktadır.
Günümüzde pek çok gelişmiş ülkeler, bütçelerinin büyük bir kısmını bu tür zararlı alışkanlıklarla mücadeleye ayırmaktadır. Amerikalılar uyuşturucuya 15 Milyar dolar, İngilizler 6, 6 Milyar dolar, İranlılar 281 Milyon 250 bin dolar harcamaktadırlar. Böylece dünya uyuşturucu satışından yılda 400 Milyar dolar elde edilmektedir. Uyuşturucu kullanımının ciddi bir problem olduğu ülkeler, toplumun asli unsuru olan insanı kaybetmemekle kalmamakta, toplumsal umutlarını ve geleceklerini de yitirmektedir. Uyuşturucu arzını etkilemenin en iyi yollarından biri uyuşturucu talebinin azaltılmasıdır.
Hiçbir aile çocuğunu, esrarlı sigara içerken, damarına eroin enjekte ederken ya da bir tableti içerken hayal edemez. Ancak, aileler çocuklarının uyuşturucu kullandığını sonradan öğrenmektedir. Bu süre içinde ara sıra madde kullanan genç bağımlı haline gelebilmektedir. Ailelerin bu durumu fark etmeleri 2-3 yıl arasında değişmektedir. Bundan dolayı, ailelerin, madde kullanımından kuşkulanma süreci büyük önem taşımaktadır. Ancak buradaki amacın, “Genci yargılamak değil, ona yardım etmek” olduğu mesajının verilmesi çok önemlidir.
Aileler, çocuklarını uyuşturucu kullanımına iten nedenleri çok iyi bilmelidir. Anne-baba çocuklarıyla ne kadar ilgilenirse, çocuklar, kendilerini değerli hissedecek ve ailelerine açık olacaklardır. Bu da iyi ebeveyn olmakla başlar. Gençleri, ailelerinden daha iyi kimse tanıyamaz. Bir gencin, alkol, tütün ve diğer uyuşturucuları kullanmaya veya kullanmamaya karar verirken, en önemli düşüncesi "Benim ailem ne düşünecek?" sorusudur. Öyleyse anne ve baba bu tip tehlikeli alışkanlıklara karşı görüşlerini net bir şekilde açıklamalı, belirsiz ve müphem olmaktan kaçınmalıdır.


Süleyman ÖZBAKIŞ

İNSANI SEMEK

İNSANI SEVMEK
Sevgi nerede? Bugünlerde insanların çok sorduğu ve cevabını da bulmaya çalıştığı soru. Hepimiz sevgisizlikten ve sevgiden uzaklaştığımız için, ortaya çıkan akıl almaz olaylardan, yakınıp durmuyor muyuz? İyi de neden? Kimse sevgiyi bulmaya çalışmıyor. Tabi sevmek ve sevilmek, gidipte pazardan veya marketten bulunup alınacak, bir şey değildir. Sevgi ve sevgisizlikten, insani değerlerimizi yitirmişiz. İnsanı sevmek bu kadar zor mu? Biz özellikle sevginin ne olduğunu bilmiyoruz. Biraz anlayışlı ve hoşgörülü olursak sevgi ortaya çıkar. Sevginin olduğu ülkede ne aç nede fakir kalır. İçimizdeki insan sevgisi buna izin vermez.
Sevgimizle yaklaştığımızda, kaşımızdaki insan da, iyiye ve doğruya yönelecektir. Ne yazık ki günümüzde, mahallemizin bakkalı, dükkânın içinde biraz oyalanırsak, hemen surat asıyor. İşimizi görmesi gereken, memur arkadaşlar, bir bize sesli küfür etmediği kalıyor. Taksici, sanki müşteri yokmuş gibi taş kesiliyor. Öğretmenin, öğrencisini azarlaması yetmiyormuş gibi, birde dövmeye kalkıyor. Ne bu halimiz. Neden kimsenin yüzü gülmüyor? Kimse birbirine sabırla, anlayışla ve saygıyla yaklaşmayı denemiyor. Herkes bir birlerine, gülümsemeyi çok görüyor. Böylece bir güvensizlik ortamı oluşuyor. Akrabalık ilişkilerimiz bile bozuldu. Kişinin kişiye, işçinin işçiye, komşunun komşuya, tahammülü kalmamışçasına, bir tutum sergilenmekte ki, ister istemez insana, “Nereye gidiyoruz?” dedirtiyor. Sevmek istiyorsanız, sevmeyi öğrenmelisiniz. Gülmeyi öğrenmek istiyorsanız, gülmeyi öğrenmelisiniz.
Sevgi insanı yaşatan bir iksirdir. İnsan sevgiyle yaşar. Sevgiyle mutlu olur ve çevresini mutlu eder. Sevgi bizim canımızdır. Biz birbirimizi onunla hissederiz. Onunla duyarız. Sevmek, neyi sevmek? Eşlerin birbirini sevmesi. Anne babanın çocuklarını sevmesi. Aynı dili konuşanların birbirini sevmesi. Bunlardan daha öte insanı sevmek. Yunus’un dediği gibi ”Severim ben seni, seni yaratandan ötürü” İnsanın dili, dini, ırkı, rengi, soyu-sopu ne olursa olsun, insan olduğu için insanı sevmek.



Süleyman ÖZBAKIŞ
ANNE ÖZLEMİ
Küçükken kulamıza fısıldanan sözcükler bir gün gelir dünyamız olur. Ne söylenirse onu yaparız. Canım annem, her sabah uyandığımda, yanıma gelir, beni öper ve bana telkinlerde bulunurdu. Annem bana “ Her şeyi öğreneceksin zamanla, ama şunu asla unutma, sevginin açamayacağı hiçbir kapı, yıkamayacağı hiçbir duvar yoktur.” derdi. Ne bilsin annem çelik kapıların yapıldığını. Tek kapıda üç dört kilidin bulunduğunu. Beklide onun gördüğü, bizim bahçe duvarı ve babamla birlikte, elleriyle yaptıkları evimizin duvarlarıdır. İnsan duvarlarını hiç düşünmemişlerdi. Böyle duvarları görmemişlerdi hayatlarında. Ben kısa bahçe duvarları olan ve her kapının açık olduğu günlerde büyüdüm. Duyduğum her sözü doğru, anlattığım her şeyin yerini bulduğunu sanırdım.

Evet, anne senin her gün bıkmadan, usanmadan, anlattıklarına karşılık, şimdi hayat her gün söylediklerini yalanma mücadelesi veriyor. Bir kapı çaldığında yüze gülenler arkanı döndüğünde kapı arkasından yankılan sesleriyle “Kandırdık” çığlıkları atılıyor. Şimdi anne insanlar arasında sevgi saygı kalmadı. Bir kıskançlık, bir dedikodu ve dolandırıcılık var. Aynı binada oturan insanlar birbirini tanımıyor. Selâm bile vermiyor. Topluluğumuzda sosyal adalet kalmadı. Devletin kayıtlarına göre 3 milyon 800 bin issiz var. Aileleriyle ve kayısız olanları da, hesaba katarsak, 20 milyon aş ve ekmek bakliyen var. Bir taraf da zengin. Pavyonlarda., barlarda, diskoteklerde, su gibi içki tüketenler var. Aile yapılarını sorarsan “Oğlan züppe, kız hoppa, ana sürtük, baba kaz” Senin günlerini özlüyorum anne. Sen koşuların beylerine “Bunlar senin amcaların, büyük çocukları ağabeylerin ve ablaların” derdin. Onları babamız kadar sever ve sayardık. Çocuklarına abi ve abla derdik. Şimdi misafirliğe gittiğimizde, kahve ve çay ikram ediliyor. Canım annem seninle gittiğimiz zaman, ceviz, kuru üzüm, bastık, üzüm sucuğu ikram derlerdi. O günleri ve seni çok özlüyorum anne
Sen “İçindeki sevgiyi tüketme” derdin. Onu tüketmemek için duvarlar örmüşüm. Ne geçit ve ortada o duvarı delecek bir tek sevgi kırıntısı yokken, hem de kapıyı “Kim o?” demeden açamıyorum. Göz boyamak için gözünün içine baka baka kimse yalan söylemedi sana. Her derdine koştuğun yanında oldu senin. Herkes ne yaşarsa, ona inanıyor insan bu dünyada.
Şimdi yiyeceklerimiz de değişti anne. Senin ocakta veya kömürde pişirdiğin o leziz yemekleri özlüyorum anne. Meyvelerde değişti. Hepsi hormonlu. Sen nerden bileceksin hormonu, hiç duymamıştın ki. Senin zamanında çok tatlıydı ve hormonsuzdu yediklerimiz anne.
Boyumu senle ölçtüğümü, pazara giderken elimden tuttuğunu, beni ilkokula yazdırırken o gülüşünü asla unutmadım anne. Bazı zamanlarda seni kırdığımda bile, o şefkat dolu yüreğinle, bana kızmazdın. Karşına gelip ağlamaklı durumda olsam, yine aynı sevgiyle sarılıp öperdin yanaklarımdan. Nasıl bir sevgi bu. Efsane bir aşk, fedakâr bir sevgi bu. Allah’tan bir lütuf ve sesiz bir armağan. Ne kadar çok yazsam, ne kadar güzel söz söylesem bu dünyada yetmez. Bilirim, çünkü sen annesin.
Süleyman ÖZBAKIŞ

5 Ekim 2009 Pazartesi

ÜLKEMİZDE SİYASETÇİLERİMİZ

ÜLKEMİZDE SİYASETÇİLERMİZ

Ülkemizdeki siyasilerimizi düşündüğümüzde, siyasetin nasıl olduğu hakkında fikir sahibi oluruz. Partiler ve siyasilerimiz arasındaki tartışma, ülkemizi ileri götürmekten uzak ve basit tartışmalardır. Ülkemiz yönetiminde en büyük söz sahibi olan kesim, siyasilerdir. Bu siyasiler ülkemizin bu gününe ve geleceğine yön verenlerdir. Gerek yasama, gerekse yürütme olarak, aldıkları her karar, milletimizi ilgilendirmektedir. Siyasilerimiz karar alırken acaba hassas davranıyorlar mı? Geceleri uykuları kaçmıyor mu? Aldıkları yanlış kararlar, bütün ülkemizdeki insanları etkikileyecek ve insanlarımızın hakkı üzerimize geçecek diye, düşünmüyorlar mı? Zannetmem.
Bugün ülkemizde uygulanan, iç ve dış politika uygulamalarına bakıldığında sosyo-ekonomik istikrarı sağlayabilmek ve insanlarımızın mutlu yaşantılarını sürdürebilmesi için partiler arası anlayış ve doğru bir siyaset anlayışına ihtiyaç duyulduğu anlaşılmaktadır. Siyasi partilerimizin doğru siyaset üretebilmeleri, örgütlerine ve örgütlerindeki düzenlemelerine, halk ile iyi iletişim kurabilmelerine, yeterince demokrasiyi işler kılabilmelerine bağlıdır.
Ülkemizdeki siyasi partiler, ideolojik temellerden yoksundur. Siyasi çıkarlar elde etmek amacıyla, ülkemizin temel değerlerini kesip biçmektedirler. Meşgul olup laik demokrasi, çağdaşlık, değişken ve gelişken kavramları kendi siyasi çıkarları doğrultusunda bir yerlere oturtup koruma vazifesini üslenirler. .Kendilerine bu görevi halkın verdiğini söylerler. Siyasi oluşumlarının oyları çok az bile olsa, halkın kendilerini anladığı safsatasını, sakız gibi çiğneyip dururlar.
Değişen siyasi koşullara ayak uydurarak, ideolojik evrimler geçiren siyasi partiler, halkın ihtiyaçlarına paralel olarak, kendilerini yenilemelidir. Çıkarlarına uygun olarak, çizgi değiştiren siyasetçilerin, problemlere yaklaşımı ve çözüm getirme konusundaki yetenekleri de, kaypak olacaktır.
Siyasilerimiz, ülkemizin başbakanını önce idam eden, sonrada yere göğe adını veren garip bir ülke konumuna düşürenler değil mi? Bu günkü siyasilerimiz “Başarıya giden yol mubahtır” anlayışını benimseyen bir yapıya sahiptirler. Bu günkü siyasilerimiz “siyasi yalancılık, siyasetçilerde yalancılık ve üçkâğıtçılık” içindedirler.


Süleyman ÖZBAKIŞ

İSLAMİYET VE TOPLUM

İSLÂMİYET VE TOPLUM

Yüce ve yüksek dinimiz İslâmiyet Dünyamıza niçin gelmiştir? Dünyamızın kirli çehresini düzeltmeye, zulmün saltanatını yıkaya, kula kul olmaya değil, sadece insanı Allah’a (cc) döndürmek ve ilahi prensipleri ortaya koyarak toplumun huzuru ve saadeti için dünyaya gelmiştir.
İslâmiyet bütün sapık düşünceleri çürüten, küfür ve zulme son veren yegâne bir nizamdır. İslâmiyet’te yaratma, öldürme, diriltme, ahlâkî hükümleri koyma, helâl ve haram hudutlarını belirleme, rızık verme ve alma yetkisi yalnız Allah’a(cc) aittir.
Peygamberimiz(s.a.v.) “İslâmiyet daima yücedir. O’nun yerine hiçbir beşeri sistem, hiçbir nizam yükseltilemez.” Toplumda yaşayan insanlar, ilahî prensipleri, ayet ve hadisleri, benimsemezse, toplumda huzursuzluk, mutsuzluk, ahlâksızlık, hak ihlâlleri, eşitsizlik, adaletsizlik, zulüm ortaya çıkar. Eğer insanlar, inançta, ibadette, ahlâkta ve ilahi prensiplerde, kendilerini en üst düzeye ulaştıracak yegâne sistem olan İslâmiyet’e sarılırlarsa ideal bir toplum kurmayı başaracaklardır. Bugünkü insanlığın kurtuluşu bu ilahî prensiplere ve ilahî düsturları tanımasından geçer. İnsanlar İlahî prensiplere dönmedikçe toplum içinde, kendinden utandığı, zulümlerin işlendiği, huzurun ve güvenin olmadığı bir toplumda bulur.
Bugün dünyamızda İslâmiyetin dışında birçok sistem vardır. Örneğin; Kapitalizm, Metayalizm, Siyonizm gibi. Bu sistemlerin hepisinin temelinde, başkalarını sömürme zihniyeti vardır. Amerika, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya gibi ülkelerde var olan sistem budur.
Allah’ü teaâla, adaletle hükmedilmesini, dürüst olunmasını, yalan, rüşvet, çalma-çırpma olmamasını istemektedir. İslâmiyet’te de insanların hak ve hukuklarının çiğnenmesini hatta hayvan, eşya ve çevrenin dahi korunması prensipleri vardır.
İslâm toplumlarında insana zulüm etme, haksızlığa, adaletsizliğe, cahilliliğe, uyuşturuculara karşıdır. Birbirlerini zeğin-fakir, siyah-beyaz. Türk-Arap, Asyalı-Avrupalı olarak değil, taklavalarına (Allah’ın emir ve yasaklarına uyan, Yüce Allah’ı gücendirecek en ufak tavır ve hareketlerden sakınma) göre değerlendirirler.
Maalesef, günümüzde Müslümanlar, güzel dinimizi, çeşitli sebeplerden, dolayı aynı güzellikte yaşamıyorlar. Merhum Mehmet Akif’in dediği gibi, bugünkü Müslümanlar;
Müslümanlık nerde? Bizden geçmiş insanlık bile
Âlem aldatmaksa maksat aldanan yok nafile
Kaç Müslüman gördümse hep makberde
Müslümanlık bilmem ama galiba yükseklerdedir.

Süleyman ÖZBAKIŞ

İSLAMİYET VE TOPLUM

İSLÂMİYET VE TOPLUM

Yüce ve yüksek dinimiz İslâmiyet Dünyamıza niçin gelmiştir? Dünyamızın kirli çehresini düzeltmeye, zulmün saltanatını yıkaya, kula kul olmaya değil, sadece insanı Allah’a (cc) döndürmek ve ilahi prensipleri ortaya koyarak toplumun huzuru ve saadeti için dünyaya gelmiştir.
İslâmiyet bütün sapık düşünceleri çürüten, küfür ve zulme son veren yegâne bir nizamdır. İslâmiyet’te yaratma, öldürme, diriltme, ahlâkî hükümleri koyma, helâl ve haram hudutlarını belirleme, rızık verme ve alma yetkisi yalnız Allah’a(cc) aittir.
Peygamberimiz(s.a.v.) “İslâmiyet daima yücedir. O’nun yerine hiçbir beşeri sistem, hiçbir nizam yükseltilemez.” Toplumda yaşayan insanlar, ilahî prensipleri, ayet ve hadisleri, benimsemezse, toplumda huzursuzluk, mutsuzluk, ahlâksızlık, hak ihlâlleri, eşitsizlik, adaletsizlik, zulüm ortaya çıkar. Eğer insanlar, inançta, ibadette, ahlâkta ve ilahi prensiplerde, kendilerini en üst düzeye ulaştıracak yegâne sistem olan İslâmiyet’e sarılırlarsa ideal bir toplum kurmayı başaracaklardır. Bugünkü insanlığın kurtuluşu bu ilahî prensiplere ve ilahî düsturları tanımasından geçer. İnsanlar İlahî prensiplere dönmedikçe toplum içinde, kendinden utandığı, zulümlerin işlendiği, huzurun ve güvenin olmadığı bir toplumda bulur.
Bugün dünyamızda İslâmiyetin dışında birçok sistem vardır. Örneğin; Kapitalizm, Metayalizm, Siyonizm gibi. Bu sistemlerin hepisinin temelinde, başkalarını sömürme zihniyeti vardır. Amerika, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya gibi ülkelerde var olan sistem budur.
Allah’ü teaâla, adaletle hükmedilmesini, dürüst olunmasını, yalan, rüşvet, çalma-çırpma olmamasını istemektedir. İslâmiyet’te de insanların hak ve hukuklarının çiğnenmesini hatta hayvan, eşya ve çevrenin dahi korunması prensipleri vardır.
İslâm toplumlarında insana zulüm etme, haksızlığa, adaletsizliğe, cahilliliğe, uyuşturuculara karşıdır. Birbirlerini zeğin-fakir, siyah-beyaz. Türk-Arap, Asyalı-Avrupalı olarak değil, taklavalarına (Allah’ın emir ve yasaklarına uyan, Yüce Allah’ı gücendirecek en ufak tavır ve hareketlerden sakınma) göre değerlendirirler.
Maalesef, günümüzde Müslümanlar, güzel dinimizi, çeşitli sebeplerden, dolayı aynı güzellikte yaşamıyorlar. Merhum Mehmet Akif’in dediği gibi, bugünkü Müslümanlar;
Müslümanlık nerde? Bizden geçmiş insanlık bile
Âlem aldatmaksa maksat aldanan yok nafile
Kaç Müslüman gördümse hep makberde
Müslümanlık bilmem ama galiba yükseklerdedir.

Süleyman ÖZBAKIŞ

4 Ekim 2009 Pazar

ilahi prensipler

İLAHÎ PRENSİPLERDE ADALET

Dünya’da bulunan tüm insanlar Allah’ın çocuklarıdır. Çünkü tüm insanları yaratan ve bu Dünya’ya gönderen Allah(cc)tır. Eğer tek bir Tanrı’ya inanıyorsak, tüm birlikte büyük bir ailenin üyeleri olarak düşünüp, birbirimizi kardeş olarak benimsemeliyiz.
Eskiden insanlar yanlış düşünürler ve bunun doğru olduğuna inanırlardı. Kendi derilerinin beyaz olması nedeni ile siyah, sarı veya kızıl derilerinden daha üstün olduklarını düşünürlerdi. Hâlbuki biraz doğru düşünselerdi, Dünya’nın değişik renklerdeki insanlar, bir bahçedeki ren renk çiçekler gibidir. Bahçedeki çiçekler aynı renkte olsalardı, bahçe bu denli güzel olur muydu? Allah derimiz ne renkte olursa olsun, Dünya’nın hangi bölgesinden gelirse gelsin,hepimizi sever. O halde neden birbirimize yabancılar gibi bakıyoruz.
Okullarımızdaki öğrencilerde, çiçek bahçesindeki renkli çiçekler gibidirler. İşte bu bahçeyi ilgisiyle çapalayan ve sevgisiyle sulayan öğretmendir.
Dünyamız insanları bugün, kadına aşağılık muamelesini öngörüyorlar. Eşit hak ve imtiyaza sahip olmasına izin verilmiyor. Tüm bunlar eğitimsizlikten meydana gelmektedir. İlahî yaratılışta ve ilahi prensiplerde böyle bir ayırım yoktur. Allah(cc) katında hiçbir cinsin diğerinden üstünlüğü yoktur.
İnsanı insan yapan, onu şahsiyetine kavuşturan, adalet duygusuna sahip ve adalet prensiplerini hiçbir ayırım gözetmeksizin uygulamasıdır. Adaletin zıddı zulümdür. Yani hak sahibine hakkını vermemektir. Adil olmayan insan, insan olma onurundan ve şerefinden mahrumdur. Adaletin olmadığı toplumlarda, huzur ve güven asla olmaz. Mukaddes dinimiz İslâm “ İnsanlar arasında din, dil, ırk, kültür, bilgi, makam, mevki farkı gözetmeksizin eşit muamele etmeyi” öngörmektedir. Allah(cc) yüce kitabı Kur’an’da “Ey iman edenler adaleti ayakta tutun.”Diğer bir ayetinde “ Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten şaşırtmasın, adil davranın” Buyurmaktadır.

Süleyman ÖZBAKIŞ

1 Ekim 2009 Perşembe

İŞTE İDEAL ÖĞRETMEN

Kemaliye İlköğretim Okulu’nda bu sene ikinci sınıfı okutacak bir öğretmen var. Hüseyin Karakuş Bu öğretmenin sınıfını, öğrencilerini ve öğretmenlerini görmenizi isterdim. Çok güzel bir sınıf. Bilgisayar, projeksiyon ve birçok ders araçlarıyla donatılmış bir sınıf. Pırıl pırıl öğrencilerinin kokuları mis gibidir. Suyun baraklığı, güneşin sıcaklığı gibidir. İdeal bir sınıf öğretmeni. Bu sınıf öğretmeni birinci sınıftaki çalışmalarından dolayı Millî Eğitim müfettişlerinden tam not aldı yani 100 Öğretmeni kutlarım.
Bu öğretmenin içinde bir model olarak yaşayan, onu kendine çeken ve benzetmeye çalışan ideal öğretmenlik vardır. Bu ideal öğretmenlik onu sabahleyin erken uyandırır. Ona okulunu ve öğrencilerini düşündürür. Yapması gerekenleri not eder. Çok ciddi. Gevşekliyi asla hoş görmez. Onun duygusu vazife duygusudur. Saatinde derse girer. Vaktinde sınıftan çıkar. Derse girmeden neler yapacağını planlar ve kendine çekidüzen verir. Asla gevşekliye düşmez. Konusuna hâkimdir. Öğrencileri hakikati, güzeli, sevgiyi, hoş görüyü ve Atatürk’ü ondan öğrenir. Sınıfında işlediği konu üzerinde öğrencilerinin dikkatini toplar.
O değişen ve gelişen dünya şartlarına ayak uydurabilen ve kendini yenileyebilen bir öğretmen. Çağımızın fikir, sanat ve edebiyat akımlarını izleyebilen, mesleğini seven, bilgisini, kişiliğini çevresine kabul ettiren bir öğretmen. O öyle bir öğretmen ki eğitiminde insanları seven, teknolojik yenilikleri izleye bilen, çevresine pozitif saçabilen, her olaya olumlu yönüyle bakan, yerinde gelenekçi, yerinde yenilikçi, büyüklerine saygılı, hoşgörülü bir öğretmen. Bugün yurdumuzun kalkınması güçlü bir ülke olması için böyle Hüseyin Karakuş gibi öğretmenlere ihtiyaç var.
Öğretmenim omzunuzdaki görev çok büyük ve büyük olduğu kadarda kutsaldır. Çünkü sen ülkemizi yönetecek çocuklarımızı yetiştiriyorsun. Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet seviyesine sen yükseltiyorsun. Toplumumuzun maddi ve manevi kalkınmasında, millî ve ahlâki değerlerin korunmasında, ilmin ve ilmi düşünmenin kazanılmasında, temel rolü sen uyguluyorsun. Başarılarının devamını diler, seni gönülden kutlarım.


Süleyman ÖZBAKIŞ
ŞEHRİMİZDEKİ SES KİRLİLİĞİ
Gazetemizde yayınlanan bir haberde “Kilis’te gürültü kirliliği artıyor” haberini okudum. Bende sizlere “ses kirliğinin insanın sağlığımıza etkilerini anlatmak istiyorum, ses kirliği işitme sağlığını ve algılamasını olumsuz yönde etkilemekte fizyolojik ve psikolojik dengesini bozmakta, iş verimini azaltmaktadır. Ses Gürültünün insan üzerindeki etkilerini 4'e ayırabiliriz: 1-Fiziksel etkileri 2-Fizyolojik etkileri 3-Psikolojik etkileri 4-Performans etkileri FİZİKSEL ETKİLERİ: Ses kirliliği işitme sistemi üzerinde, geçici ve kalıcı etkiler yapar. Ses kirliliğinin geçici etkisi, duyma yorulması olarak da bilinen işitme duyarlılığındaki geçici kayıplar şeklinde olur. Duyma yorulması düzelmeden tekrar gürültüden etkilenilmesi ve etkileşmenin çok fazla olması durumunda işitme kaybı kalıcı olur. FİZYOLOJİK ETKİLERİ: İnsanlarda görülen stresin önemli bir kaynağı ses kirliliğidir. Ani olarak oluşan gürültü insanın kalp atışlarında (nabzında), kan basıncında (tansiyonunda), solunum hızında,dolaşım bozuklukları, metabolizmasında, ani refleks,görme olayında bozulmalar yaratır. Bunların sonucunda uykusuzluk, migren, ülser, kalp krizi gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Ancak en önemlisi kulakta yaptığı tahribattır. PİSİKOLOJİK ETKİLERİ: Belirli bir sınırı aşan gürültünün etkisinde kalan kişiler, sinirli, rahatsız ve tedirgin olmaktadır. Özellikle beklenmeyen zamanlarda ortaya çıkan ses kirliliği, iş veriminin düşmesi, kendini işine verememe ve hareketlerin engellenmesi şeklinde performansı düşürücü etkiler yapar. Gürültünün öğrenmeyi ve sağlıklı düşünmeyi de engellediği deneylerle saptanmıştır. PERFORMANS ETKİLERİ: Özellikle beklenmeyen zamanlarda ortaya çıkan ses kirliliği, iş veriminin düşmesi, kendini işine verememe ve hareketlerin engellenmesi şeklinde performansı düşürücü etkiler yapar. Gürültünün öğrenmeyi ve sağlıklı düşünmeyi de engellediği deneylerle saptanmıştır. Şehrimizde, insanları gürültünün zararlı etkilerinden korumak için gerekli önlemleri içeren ve çevre yasasına göre hazırlanmış olan "Gürültü kontrol yönetmeliği" uygulanmalıdır. Ancak yönetmeliğin hedeflerine ulaşabilmesi için hemşerilerimizin bu konuda eğitilmeleri ve bilinçlendirilmeleri gerekir. Şehrimizdeki motor sayı çok fazla. Niçin, fazla derseniz? Motor satıcı vitrinin camına şöyle yazmış ”Kimliği getir motoru götür” Kaldırımlarda yürümek çok zor. Çünkü satılacak motorlar hep kaldırımda dizili. Bazı motorların, ya eksozu çatlak, ya da eksozu yok. Çıkardığı ses çok yüksek. Trafik polislerimiz, azla ses kirliği yapan bu motorları da denetlemeli.
Süleyman ÖZBAKIŞ
EĞİTİM SİSTEMİ VE MÜFREDAT PROGRAMI

Uluslar arası sınavlarda ve üniversite giriş sınavlarında “Sıfır” alan öğrencilerimizin sayısı her geçen yıl biraz daha artıyor. Peki, bu öğrenciler, hiç bir soru çözmeden liseden nasıl mezun oldu? Türkçe sorularına hiçbir cevap vermeyen on binlerce öğrenci nasıl okuyor? Ve okuduğunu nasıl anlıyor? Bu öğrencilerin hocaları ne düşünüyor? Yetkililer ne düşünüyor? Bu sınav sonuçlarından kim sorumlu? Bütün bunlar, eğitimimizdeki sorunların sürekli gündemde kalmasına neden oluyor.
Eğitim sistemimiz ve müfredat programlarının yetersizlikleri bir yana okullarımızın fiziki yapısı ve donanımlarında büyük sorunlar var. Örneğin Kemaliye İlköğretim Okulunun 8 adet sınıfı var. Öğretmen odası bile yok. İnönü ilköğretim okulumuz ise hala 5. sınıfa kadar okutuyor. Okullarımızın fiziki yapısı ve Tüm okullarımız yeniden donanımla
Güçlendirilmelidir.
Öğrencilerimiz 1.sınıftan 8. sınıfa kadar aynı okulda öğretim görüyorlar. Aynı koridorları ayni tuvaletleri kullanıyorlar. Oysa bu sınıflarda okuyan yaşları arasında ciddi bir fark var. Küçük öğrenciler böyle bir ortamda büyük öğrenciler tarafından eziliyor ve bir baskı altına alınıyorlar. Mutlaka bunun önüne geçilmelidir.
Eğitimimizde fırsat eşitliği de yoktur. Büyük kentlerimizde. güzel, modern okullarımız var. Ama bazı il. İlçe ve köylerimizde durum çok farklı. Parası olan çocuğunu dershaneye gönderiyor. Elbette sınavlarda fakirin değil zenginin çocuğu başarılı oluyor. Müfredat programımız yeniden ele alınmalıdır.
Görevde olan öğretmenlerimizi değiştirmek kolay değil. Onları bakanlığın veya milli eğitimin müdürlüğünün açacağı eğitici kurslarda yetiştirmelidir. Öğretmenleri yetiştirirken onları tam bir eğitmen ve çocuğu seven, vatanını, bayrağını, devletini seven, Atatürk ilkeleriyle uyumlu, inkılâplarıyla tutarlı, hoşgörülü ve insan sevgisiyle dolu öğretmenler olarak yetiştirmeliyiz.
Dershanelerdeki öğretmenlerin maaşları yüksek ve sözleşmeli öğretmenlerdir. Sözleşmeli oldukları için, çalışmak ve iyi bir eğitim uygulamak zorundadırlar. Mezun olan öğretmenlerimize de yüksek bir maaş vererek, kesinlikle sözleşmeli yapmalıyız. Böyle öğretmenlerin olduğu okul kaliteli bir eğitim uygulayarak başarılı olur.



Süleyman ÖZBAKIŞ
KİLİS'TE HAMAM KÜLTÜRÜ
Kilis Türk Memluk'lara 266 yıl bağlı kalmıştır. kilis'in hamam kültürü de o yıllardan başlar. kilis halkı hamamı bir çevre ve insan temizliğinianlayışıyla ele almıştırçeskiden cadde ve sokaklarımızve evlerimizin damları topraktı. sokaklarımızdaki ve evle3rimizdekiatıklar ve çöpler toplanarak ikiye arılırdı. Selülozik atıklar , ekseri eşeklerin üzerindeki bulunan "Şilif" denilen iki gözlü bir hurca "külhan zibili"olarak toplanırve hamamlarda yakıt olarak kullanılırdı. hamam suyunu ısıtmak için su kazanının altına atıldığı fere "Külhan" yakıtı, kazan altına atanada "
Külhancı" denirdi
KİLİSTEKİ HAMAMLAR
Kilis'te Hoca Hamamı, Paşa Hamamı, Tuğla Hamamı,Eski Hamam, Hasan Bey Hamamı ve Şemsinin Hamamı olmak üzere altı hamam vardır. bu hamamlardan üçü çalışıyor, üçü çalışmıyor.hoca Hamamı,Paşa Hamamı ve Hasan Bey Hamamı çalşmaktadır.Bu iç hamamda dün olduğu gibi bugünde , sabah 10-17 arası kadınlara 17-22 arası ve sabah6-10arası erkeklere hizmet vermetedir.
GELİN HAMAMI
Eskiden Kilis'te düğünler hamamda yapılırdı. düğünden önce gelin, akrabalarını. Danat tarafıda komşularını"Gelin Hamamı"olarak ,hamama davet edilirdi. Hamamda görevli "Natıra" denen bir kadın gelir, gelinin eşyalarını hamama getirirdi. Hamamda gelini yıkayana"Keyme" denirdi.hamamda köfte yoğrulur, bir darbuka eşliğinde çalınıp oynanırdı. Burada ki amaç gelinin vucudunda herhanği bir olumsuzluk varmı? ona bakılırdı.
HAMAMDA DÜĞÜN
Düğün günü, hamamın ilk giriş bölümünde , gelin, süslenen bir sandalyeye oturtulur, kadınlarda çevresinde şarkılar ve türkülerle oynarlardı. Hamamda yapılan düğünde, çalgıcılar; "Kör Elif" ( gerçek gözleri kördü) zillidef çalardı. "Defçi Zennüp" te darbuka çalardı. Şarkı ve türkülerin yanında sık sıkta maniler söylenirdi
Ay doğar elek gibi Bahçelerde hıyar
Gün dogar melek gibi Kabuğunu kim soyar
Biz bir geli aldık Oğlan güzel kız güzel
Donduma bebek gibi Huyları birbirine uyar
Dost dost Eheeeeyyyyyyy ve akabinde zılgıt

Süleyman ÖZBAKIŞ